1 ay süren Tayland – Kamboçya yolculuğu nasıl başladı?

Amerika’dan döneli neredeyse 6 ay olmuştu. Amerika’da geçen 7-8 aylık sürecin etkisi geçmiş olmalı ki artık iyice sıkılmaya başlamıştım. Belki de yurt dışına ilk çıkış işini biraz abartmıştım. İlk sefer olarak kıtalar arası uçup San Francisco’ya gitmek. Orada bir kaç ay kalıp sonra New York, New Jersey ve Chicago’da uzun uzun gezmek içimde uyuyan bir şeyleri uyandırmış olmalı.

Amerika’dan kısa bir süreliğine dönecek olan arkadaşım Kübra’dan (buradan tekra teşekkür ediyorum kendisine) eskiden çokça vakit geçirdiğim hobilerden olan fotoğrafçılığa tekrar başlayabilmek için güzel bir set istedim ve seti bana ulaştırdı. Set bana ulaşmadan önce bir yerlere gitmek için araştırma yapmaya çoktan başlamıştım. Fotoğraf ve seyahat tutkumu biraz ateşlemesi gerekiyordu. Uzun araştırmalar sonucu Kamboçya’ya gitmeye karar verdim. Amerikan rüyasından Asya’nın en fakir ülkelerinden birine gitmek çok büyük şok yaratacaktı ve ben bunu istiyordum.

Araştırmalar, okumalar ve tabi ki para biriktirme süreci başlamıştı. Amerika’da bir araba parası bırakınca bunu yapmak şart tabi. 🙂 Araştırmalarım sırasında gezginlerin yazdığı blog yazıları yine imdadıma koştu ve özellikle Dünya Bir Masaldır blogu çok yardımcı oldu. Burayı hızlıca geçiyorum. Kamboçya’ya gitmenin en iyi yolu olarak Tayland’a gitmek ve oradan kara yolu ile Kamboçya’ya geçmek olduğunu öğrendim. Artık rotam üzerinde iki ülke vardı. Her şey değişmişti ama daha çok sevindiğimi söylemem lazım.

Dostum Fatih’i de 1 haftalık bile olsa bana katılmaya ikna etmiştim ve artık Tayland’a gitmek ve oradan Kamboçya’ya geçmek için hazırdık.

Tayland- Kamboçya gezisi teknolojik ekipmanım.

Amerika’dan sonra ilk defa sadece gezmek için bir ülkeye gideceğim için çok heyecanlıydım ve olayı abarttım. Ürdün aktarmalı aldığım uçak biletimde Ürdün’de aktarma saati olarak 9 saatlik bir arayı tercih ettim ve bu sırada Fatih ile kısa bir Ürdün turu atabilecektik çünkü Ürdün vize istemiyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Ürdün’de kapıda vize uygulaması vardı ve kişi başı yaklaşık 50 dolar istiyorlardı. Çıkmadan önce görevlilerle taksi fiyatlarını da sorunca bir kaç saatlik bir turun bize toplam 200 dolardan fazlaya mal olacağını öğrenince iptal ettik çıkışı ve 9 saati havaalanında geçirdik. Neyse ki internet çok iyiydi, dizilerimizi izlemeye başladık.

Ürdün Havaalanı

Aktarma uçuşumuz geldi ve artık Tayland’a doğru yoldaydık. Aktarma ile beraber yaklaşık 20 saatimiz yolda geçti. Benim 1 aylık Fatih’in 1 haftalık gezisi başlamış oldu. Hazırlık yaparken Tayland’ın resmi dili Tayca bir çok kelimeyi ezberlemiştim hatta herkesin “mutlaka pazarlık yapmalısın” sözüne karşılık “indirim yapar mısınız lütfen” bile diyebiliyordum. Havaalanında bilgi noktasından bir harita alarak otelimizi işaretlettik ve metroya koyulduk. Metro biletimizi aldık ve o meşhur metro sırasını beklemeye başladık. Herkes metrodan inip, görevliler çift taraflı kontrol ettikten sonra ip gibi sıraya girmiş yerel halk ve turistler metroya bindik.

Merkezi duraktan görünen eski bir tren yolu olduğunu düşündüğüm aktif bir tren istasyonu.

İnmemiz gereken durak şehir merkezindeki ana duraktı ve oradan sonra meşhur tuktuk (motorbisiklet taksi diyebiliriz) arayışımız başladı. İlk bulduğumuz tuktuk şöförüyle Tayca pazarlık yapmaya kalktım ve adam gülmeye başladı, çok şaşırmış olmalı. Yaklaşık 200 baht (20 TL) karşılığı anlaştık ve bizi meşhur gezgin mekanı olan Khaosan Road‘a götürdü. Parayı verdiğimde gözlerindeki mutluluğu görmeliydiniz. Nedenini çok sonra öğreniyorum aslında o iki konum arası 50 baht (5 TL) yeter de artarmış. 🙂

Tayland’da Trafik ters yönden akıyor ve her yerde motor var!

Tuktuktan indikten sonra valizlerimizi bırakmak ve dinlenmek için direkt olarak otele geçtik. 1 aylık tatilimin sadece 2 gecelik otel rezervasyonu vardı. Yani her şey spontane gelişecek. 🙂

İki gece kaldığımız şirin otelimiz. Booking’den buldum ve çok iyiydi. 50 mbit interneti de cabası.

Henüz gün kararmamıştı ama aşırı yorgunluk dolayısıyla odaya yerleştik dinlenmeye başladık. Tayland Old Town’da olduğumuz ve internetimiz olduğu için yapılacakları tekrar kontrol ettik. 1-2 saat uyku sonrası artık gece keşfine hazırdık.

Çift kişilik özel (duş içerde) odanın 2 gecelik fiyatının toplam 90 TL olduğunu söylemiş miydim? Kahvaltı dahil. 😉

Her ne kadar yerimizden kalkmak istemesek de önümüzde görece sınırlı bir zaman ve yapılacak çok şey vardı. Khaosan Road ile başladık. O kadar kalabalık bir yer ki bir anda kendinizi New York Times Meydanı’nda gibi hissediyorsunuz. Her yanda size bir şeyler satmaya çalışan satıcılar, onlarca farklı ülkeden gezginler, sarhoş turistler, kafeler, barlar, yol ortasında ayak ve omuzlarınıza masaj yaptırabildiğiniz masaj koltukları ve daha nicesi. İlk şoku atlattıktan sonra gezmeye başlıyoruz.

Khaosan Road’ı bu şekilde görürseniz sanırım daha iyi anlaşılır.

Açlığımızı hatırlayınca meşhur Tayland sokak yemeği Pad Thai yiyebileceğimiz bir yer bakmaya başladık. Her yerde satıcılar doluydu ama ilk deneyimimiz olacağı için korkuyorduk çünkü evet, Thailand alıştığımız kültürden çok uzak ve hiç steril değil. Ama korkumuz yersiz çıktı. Kalabalık bir yere oturduk ve yemeğimizi yedik, karşı barda bulunan canlı müzik eşliğinde oldukça güzel de geçti. Genel bir tur atmak istediğimiz için yürümeye devam ettik. Khaosan Road en popüleri olsa da çevresindeki caddeler de oldukça dolu ve aktivite anlamında doyurucuydu. Tekrar döneceğimiz için daha ileriye gitmeye karar verdik.

Grand Palace manzarasında kabaret şov.

Yerel halkın akın akın başka bir yere gittiğini görünce onları takip ettik. Tayland’ın en büyük ve en önemli turistik mekanlarından biri olan Grand Palace kendini gösterdi. Bir panayır yerine denk gelmiştik. Büyük bir parkta müzikler, eğlence araçları ve kabaret şov vardı. Oturup hiç bir şey anlamadan Tayland halkının tarihi bir hikayesini izledik. Arkadaki Grand Palace manzarası oldukça iyiydi. Müzikler ve komiklikler (anlamadık) eşliğinde dinlendikten sonra saat geç olduğu için otele döndük ve sabah 08:00’de kalkmak üzere uyumaya başladık.

Bangkok Grand Palace dışardan görünüm.

Gece bile yoğun bir nem ve sıcak vardı ama sabah artık kendini iyice göstermişti meşhut Tayland sıcağı. Türkiye’de donduğumuz bir dönem olan Şubat sonunda gelmiş olduğumuz için mutluydum çünkü Tayland’ı gezmek için en iyi dönemlerden biri sayılır. Ama güneş kremi almayı unutmayın. Biz almamıştık ve ilk günü bitirdiğimizde yüzümüzde ve kollarımızda 1. derece yanık oluştu. 🙁

Taylan’da gezilecek yerler diye bir liste yapmaya gerek yok çünkü internette yüzlerce liste bulabilirsiniz. Biz sadece bir kaç isim alıp yola koyulmuştuk ama çok şanslıydık Old Town dediğimiz bölgeden tüm popüler gezi noktalarını yürüyerek gezebiliyorsunuz. Araca binmek falan eğer bir rahatsızlığınız yoksa ilk gün gerek duymayacağınız bir şey.

Grand Palace giriş kişi başı 20 dolar olması büyük bir şok.

Saray gerçekten o kadar ihtişamlı, büyük ve geniş bir alana kurulmuş ki giriş için verdiğimiz 20 dolar için ilk başta üzülsek de sonra değer dedik çünkü eğer çok detaylı bir şekilde inceleyerek gezerseniz yarım gününüzü fazlasıyla ayırmanız gerekir.

Saraya şort ve omuzları açık şekilde girmek yasak. Aslında genel olarak Asya kültüründe tüm tapınaklarda aynı yasak var.

Girişte Fatih’in şortu problem olunca ona meşhur filli pijamalardan aldık girişten. Kendime almadığıma pişmanım, çok rahat ve güzel bir hatıra. Sabah erken saatte gittiğimiz halde tur operatörlerinin getirdiği kafileler sağolsunlar uzun bir kuyruk oluşturdular. Bilet almaya giderken bir arama sırası ve sonra bir de bilet sırası vardı. Dolar kabul etmedikleri için bir de döviz bozdurma sırasına da girmeniz gerekebiliyor.

Sarı gördüğünüz her şey altın kaplama.

Çok geniş ve ciddi bir güvenlik ağı var ama saygı çerçevesinde kimsenin size bir müdahalede bulunduğunu söyleyemem. Her bir odaya, ayrıntıya ve işlemeye bakmaya başlarsanız gerçekten içinden çıkamayabilirsiniz. Çok etkileyici bir yer ve içerde silah müzelerine kadar bir çok geleneksel detay bulunuyor.

Ağaçları bile özel. 🙂

Daha fazla saraya zaman ayırmak istemedik ve oradan dev buda heykelinin bulunduğu Wat Pho tapınağına doğru yürümeye başladık. Yolda bizi “orası kapalı, sizi şuraya götürelim” diyerek çevirmeye çalışan kimseye aldırmayın çünkü acı bir şekilde size herkes size bir şey satıp bir yere götürmek istiyor çünkü tüm sistem “komisyon” üzerine çalışıyor. Bu nedenle siz bildiğiniz yoldan şaşmayın. Ama yolda gördüğünüz güzel meyvelerden almayı ihmal etmeyin. Her biri ayrı lezzetli. Tab, ne yapıyoruz, pazarlık yapmayı unutmuyoruz.

Dev Buda heykeli. Wat Pho Tapınağı.

Her girdiğimiz tapınak bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Yüzlerce yıllık bu yapılarda gerçekten o kadar çok detaylı işleme var ki Tayland’ın 1000 yıl öncesinde sahip olduğu zenginliği hayal edebiliyorsunuz. İnancına çok da bağlı oldukları için turist kadar yerel halk da bu tapınaklarda ibadetler yapıyordu. Bu nedenle çoğuna ayakkabılarınızı çıkararak girmeniz gerekiyor. Dua eden insanları rahatsız etmemeye dikkat etmek lazım. Bazı tapınaklarda biz de oturup dinleniyorduk arada dua ettiğimiz bile oluyordu. 🙂

Chao Phraya nehrinin diğer tarafında Wat Arun Tapınağı.

Wat Pho tapınağını da gezdikten sonra saat öğleni geçiyordu. Biraz uzun süreli dinlenme ve bir şeyler yemek için yürürken, zaten gitmeyi planladığımız Wat Arun Tapınağı’na giden yolu bulduk ve nehir kenarındaki yerlerden birine oturarak çılgın bir şeyler sipariş verdik. İçeriğini şu anda hatırlamıyorum ama gerçekten çok farklı şeyler yedik. Özellikle hindistan cevizi suyunda yapılmış tavuk iyi gelmişti.

Tavuklu hindistan cevizi çorbası gayet iyiydi.

Tayland’da yemeklerin bizim damak tadımıza uygun olmadığını söylemek lazım. Yeniliklere açık biriyseniz harika ama aksi halde işiniz zor. Ben o konuda çok şanslıyım, severek yiyorum. Pirinç lapası (pilav denmez) her şeyin yanında var ve genelde yemekler çorba gibi. Ben pirinç lapasını yenebilir hale getirmek için bu suyu kullanıyordum çok güzel olurdu. Tavsiye ederim.

Yemeğimizi yedikten sonra Bangkok’un nemli havasının nedeni olan ve bir çok Taylandlı için hayati önem taşıyan Chao Phraya Nehri’ni geçmek için sıraya girdik. Kişi başı sanırım 5 kuruş verip 1.5 dakika süren nehir yolculuğumuzu yaptık. Geleneksel kayıklar çok gürültülü ama güzel bir deneyim.

Fatih sıcaktan ve gürültüden baymış.

Wat Arun 2018 yılına kadar süren bir tadilata girdiği için büyük bir üzüntü yaşıyoruz çünkü tepesine çıkmak çok istediğim bir şeydi. (Neredeyse her gittiğim ülke ve şehirde yaşayacağım şanssızlıklar silsilesinin başlangıcı bu sanırım.) Tüm bu şanssızlığa rağmen  Wat Arun özellikle çevresinde bulunan küçük tapınaklar ve bahçelerinden dolayı en beğendiğim yerlerden biri oldu.

Yaklaşık 80 m yükseliğinde Wat Arun Tapınağı – Bangkok.

Wat Arun, Şafak Tapınağı anlamına geliyor ve Tayland’ın en eski tapınaklarından biri. Umarım siz benden şanslı olursunuz da tepesine çıkabilirsiniz. 🙂 Wat Arun’u gezdikten sonra o bölgede çok da fazla bir şey olmadığını görüp biraz yürüdükten sonra tekrar karşıya geçmek için teknelere biniyoruz. Binmeden önce biraz daha meyve almayı ihmal etmiyoruz tabi. Old Town sokaklarında gezmeye başlıyoruz ve bir anda kendimizi Bangkok’un ara sokaklarında buluyoruz. İlk gün kart almak aklımıza gelmediği için elimizdeki haritadan bakarak oteli çıkarmaya çalışıyoruz ve neyse ki buluyoruz. Büyük bir yorgunlukla otele vardığımızda 15 km’ye yakın yürüdüğümüzü görüp uykuya dalıyoruz. Bir kaç saat dinlendikten sonra sonraki gün için plan yapmamız gerektiğini hatırlıyoruz.

Wat Arun’un harika bahçelerinden biri.

Sadece iki günlük rezervasyonumuz olduğu ve ilk günü çok verimli geçirdiğimiz için 2. gün sabah check-out yapıp bu defa Bangkok’un şehir merkezini gezmeye karar veriyoruz. İkimiz de müze gezmek gibi şeylere çok hevesli değiliz. Sokaklar daha fazla heyecan verici. Sokakları gezdikten sonra nasıl bir yol izleyeceğimizi düşünürken akşam Phuket’e uçmaya karar veriyor. (Ne kadar da spontane bir gezi)

Uçak biletlerine bakıyorum. Daha erken alsak mutlaka çok daha iyi olacaktı ama 2 gecelik çift yön Phuket biletini kişi başı 400 TL’ye bulunca kaçırmıyorum ve alıyorum. Gün boyunca şehir merkezini gezip Phuket’e gece uçmaya karar veriyoruz.

Kahvaltımız bir harika! Taze sıkılmış portakal ve sonrasında kahve bile var.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yapıyoruz ve resepsiyondaki arkadaşımızdan Bangkok şehir merkezine nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. Tabi ki tüm taşıma araçlarını kullanmak istediğim için bu defa otobüs tercih ediyoruz. Ulaşım, Tayland’da yaşayan biri için o kadar ucuz ve rahat ki anlatamam. Tek sorun bazı otobüslerin içinin buzhane olması ve bazılarında ise klimanın bile bulunmaması.

Bangkok şehir merkezine yaklaştığımız ne kadar da belli.

Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Tayland kralı, biz Tayland sokaklarında gezerken yaşıyordu. Halk o kadar seviyordu ki krallarını buna inanmak biraz zor geliyordu bana. Bir çok kişiyle konuştum ve gerçekten sevdiklerini söylediler. Şu anda kral olan çocuğunu ise pek sevmediklerini gizliden belirtiyorlardı. Umarım korktukları gibi bu yeni kral çok büyük sorunlara neden olmaz. Her şey bir yana, ülkenin her bir yanında rahmetli kralın fotoğrafları uzun bir süre asılı kalmaya devam edecektir diye düşünüyorum.

Bangkok’un meşhur trafiği 

Meşhur Bangkok Trafiği

Bu konuyu özellikle ayrı bir başlık gibi ayırmak istiyorum. 10 milyondan fazla nüfusu olan bir başkent Bangkok. Yol ve şehir düzeni gayet iyi ve şehir içi ulaşımda yaygın bir metro ağı ile beraber bizde bulunmayan tekli motor taksiler ve tuktuklar (4 kişiye kadar alabiliyor) bulunuyor. Üstelik halk bunları da kullanıyor yani turistik değil. Bangkok’a giderken çokça okuduğum “İstanbul trafiğini mumla arayacaksınız” sözlerine karşı özellikle dikkat ettim ve şunu söyleyebilirim ki Bangkok’da “kilit bir trafik” diye bir şey yok. Çok yoğun ve buna karşılık akıcı bir trafiği var. Bunu da uzun trafik ışıklarıyla çözmüşler gibi. Üstelik kurallara çok uydukları için sorunlu bir trafik olmuyor. Ama şunu söyleyebilirim ki bu kadar çok motorlu taşıt dolayısıyla gerçekten nefes almak bile zorlaşıyor bazen. Maske takanların olma nedeni de bu.

İlk gün bir üst geçitten çektiğim tren istasyonu.

Trafik konusunu netleştirdiğimize göre ilk gün köprüden çektiğim tren yoluna dönebiliriz. Şehir merkezinde sırtımızda çantalarımız (tek birer sırt çantasıyla geldiğimizi söylemiş miydim?) gezerken girdiğimiz ara sokaklardan birinden şans eseri bu tren yoluna çıktık. Yukarıdan çektiğimde pek anlamasam da tren yolunun her iki tarafında da insanlar yaşıyor ve raylara oldukça yakın yaşıyorlar. Geneli fakir müslümanlardan oluşan bu insanlar genelde trenden inenlere yaptıkları satışlar ile hayatlarını sürdürüyor sanırım. Böylece yoğun bir tren kullanımı olduğunu da öğreniyoruz. Biz oradayken şans eseri bir tren duruyor yanımızda ve yolcular iniyor. Sıcak kanlı Asya ülkesi insanı hemen kendini gösteriyor ve poz veriyor. Netleyememiş olsam da iyi bir anı.:)

Naruto’ya selam olsun. 😀

Şehirde gezmeye devam ederken sıcaktan bunalınca bir alışveriş merkezine girdik ve yemek için bir şeyler baktık. Alışveriş merkezleri dünyanın her yerinde aynı. İkimiz de Naruto izleyen kişiler olduğumuz için Japonya’ya gidene kadar en yakın rameni yeme fırsatını yakalamışken kaçırmayalım dedik ve “itadakimasu” diyerek ramenleri götürdük. 🙂 Ördekli ramen fazlasıyla iyiydi.

Şehir içinde gezmeye devam ettik ve oradan şehrin daha çok iç uçuşlarının yapıldığı 2. havaalanı olan Don Mueang havaalanına doğru yola çıktık. Zamanımız olduğu için otobüsle gitmeyi tercih ettik ve 2 gecelik Phuket gezisi için havaalanında beklemeye başladık…

6 Comments

    1. Hahaha 🙂 Yarım demeyelim de bu kadar diyelim. 🙂 Tek bir başlık kaldı o da yüzen pazarlarla ilgili.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir