Dünyanın en çok korna çalınan şehri, Kahire

1 yıl sürdürmeyi düşündüğüm dünya turunun henüz 1 ayı bile tam olarak dolmamıştı ama bana sanki 5-6 aydır yoldaymışım gibi geliyordu. Yola çıkarken asıl rotamın Afrika kıtasının en ucuna, Cape Town’a kadar gitmek olduğunu düşündükçe yollar daha uzun, havalar daha sıcak ve insanlar daha çekilmez geliyordu. Tabi ki bunda Fas’ın turist sevmeyen işletmelerinin etkisi çok büyüktü…

Mısır ile Türkiye arasındaki politik problemler turistleri ne kadar etkileyebilir diye düşünüyordum havaalanında mısır uçağımı beklerken. Eskiden vizesiz girilebilen bir ülkeye vize almak zorunda kalmam, başvuru sırasında adeta Amerika-Avrupa vizesi alıyormuş gibi (onlara veriyor olmak da kötü tabi) çok para vermem ve tüm bunların sonunda sadece ama sadece 14 günlük vize almam Mısır’ın pek de rahat geçmeyeceğini düşünmeme neden olmuştu. (Spoiler alert: Pek sorun yaşamdım.)

Fas‘tan aldığım tek yön Mısır biletimin ülkeye girişte sorun çıkaracağını söyleyenler oldu. Ülkeden çıkış bileti isteyebilirler demişlerdi ve bu durum beni korkutuyordu açıkçası çünkü sonraki gideceğim ülkeyi henüz bilmiyordum ve bir biletim yoktu. Sakinliğimi koruyarak Fas’tan çıkış yaptım ve uçağa bindim. Mısır’a inince de sorun olmaması için dua ediyordum ki pasaportumu gören kontrol polisi sadece biraz ters bir bakış atıp damgayı basıp giriş yapmama izin verdi. 14 günlük deneyimime göre ülkenin yarısı Türkiye’yi seviyor, diğer yarısı ise pek sevmiyor gibi. Bir ara Türkiye’den geldiğimi öğrenen bir satıcı “neden bizi sevmiyorsunuz?” diye sorunca oldukça şaşırmış bir şekilde “sevmiyorsam ne işim var burada?” diye karşılık verdim. Olayın politik olduğunda hemfikir olup yolumuza devam ettik…

Havaalnında işi riske atmamak için pek fazla video ve fotoğraf çekmedim ama internete bağlanmak için telefon kartı satılmayan tek havaalanı diyeyim siz oradan gerisini anlarsınız.

Kalacağım yeri Hostelworld uygulamasından seçmiştim. Yaptığım araştırmalarda zaten tüm hostellerin toplandığı şehrin en popüler yerlerinden Tahrir Meydanı’na yürüme mesafesinde bir çatı hosteliydi. Yanlış hatırlamıyorsam geceliği 3 dolar olduğu için pek bir şey beklemiyordum ama kötü değildi. Hostelde pek vakit geçirmediğim için Kahire’de kaldığım sürece orada kaldım.

Havaalanından otobüsle oldukça ucuz bir şekilde Tahrir Meydanı’na ulaşmayı başardım, son durağın meydan olduğu bir otobüs hattı var, aklınızda bulunsun. Otobüslerin konforlu olmadığını söylememe gerek yok fakat meydana yetişene kadar hızlı bir şehir turu atmış oluyorsunuz.

Hostelimi bulduktan sonra daha önce Kamboçya’ya giderken otobüste tanıştığım Daniel’in de benimle aynı dönemde Mısır’da olduğunu öğrenince hemen buluşuyoruz ve gezmeye başlıyoruz. Dünya gerçekten küçük, aradan 1.5 yıl geçmiş ve çok ayrı bir yerde plansız bir şekilde tekrar karşılaşıyorsunuz.

İlk olarak havanın sıcaklığının da etkisiyle kendimizi müzeye attık. Kahire Müzesi/Mısır Müzesi gibi isimlendirmeleri olan bu devasa müze normal şartlarda müze gezmeyen beni bile etkiledi çünkü 5 bin yıllık bir tarihi barındıran müzede 120 binden fazla eser sergileniyor. İçerinin serin olması da cabası. (:

Müze bir çok farklı mumya barındırıyor ve bunların bazılarının bulunduğu odaların girişleri de ayrı ayrı ücretlendirilmiş. Açıkçası en popüler mumyalar (adamların ölüsü bile ünlü) Aswan ve Luxor’da olduğu için eğer oraya da gidecekseniz o mumya odalarını gezmenin pek bir esprisi yok. Benim zamanım kısıtlı olduğu için oraları da gezdim ve çocukluğumdan beri merak ettiğim gerçek mumyaları uzun uzun inceledim. Bazılarının hikayeleri gerçekten ilginç…

Bir kaç saat boyunca müzeyi gezdikten sonra daha önce beraber çalıştığım bir arkadaşım olan tasarımcı ve fotoğrafçı Khaled ile buluşmak için yola koyulduk. Ramazan ve havanın sıcaklığı dolayısıyla sokaklar adeta mumya saldırısı atlatmış bir hayalet şehir görünümü veriyordu Kahire’ye.

Khaled, Daniel ve onun hostelinden yine Brezilyalı fakat İstanbul’da yaşadığını öğrendiğim Renata ve ben Kahire gecelerine aktık. (: Ramazanın en canlı yaşandığı ve nargilecilerle dolu inanılmaz kalabalık bir yer olan Moez Street, gerçek bir Mısırlı gibi geceyi geçirmemize oldukça yardımcı oldu. İftar sonrası nargile, çay, kahve ve ilginç tatlılarla keyifli bir akşam yaşadık.

Mısır’a benim gibi yaz aylarında gittiyseniz öncelikle size de geçmiş olsun. Çöl iklimi hakim olduğu için gerçekten günün büyük bir bölümünde hiç bir yere gitmek istemiyorsunuz çünkü sıcak adeta kaynamış suyla demlenen çaydan alınan ilk yudum gibi gözlerinizi yaşartacak seviyede…

Trafik her yerde ve inanılmaz gürültülü.

Kısıtlı zaman olunca yapacak bir şey yok diyor yine Daniel ile yollara koyuluyoruz. Başlıkta da belirttiğim gibi trafiğin olduğu yerlere doğru yaklaştıkça korna sesleri dayanılmaz bir hale gelmeye başlıyor. Öyle ki İstanbul’un dünyada en çok korna çalınan şehri olduğunu düşünürken, Kahire’nin yanında İstanbul’un masum bir şehir olduğunu düşünmeye başladım artık. Durum öyle çığırından çıkmış ki tamamen keyif için kornaya basılıyor. Evet, bunu Mısırlı arkadaşlarıma isyan ederken onlardan duydum ve sonra şehir değiştirirken 15 dakikada bir boş yolda kornaya basan otobüs şoförüyle test ettim, onayladım. Keyif için kornaya basmak ne demek ya?

Moez Street mutlaka görülmesi gereken bir sokak. Oldukça güzel mimarisi var ve akşamları çok kalabalık.

Kahire çok büyük bir şehir olduğu için gezmek de o kadar zaman alıyor. Gezmekten kastım tabi ki pramitler değil. O ayrı bir yazı konusu. Şehri gezmekten söz ediyorum. Camiler, kiliseler, üniversite ve diğer eski yapılar. Tadılması gereken yemekler, Nil Nehri de dahası. Ben gitmeden kısa bir süre önce hıristiyanlara yönelik büyük bir saldırı olduğu ve bir çok kişi hayatını kaybettiği için kiliseleri gezememiştim çünkü hemen hepsi güvenlik dolayısıyla kapatılmıştı.

Şehri gezerken ilk olarak her camide bizi minarenin tepesine çıkarmak isteyen kişiler dikkatimi çekti. (Türkiye’de asla denk gelemeyeceğim bir şey.) Osmanlı döneminden kalma eski camilerden birinin minaresine çıkmayı kabul ediyoruz sonunda ve çocukluk heveslerinden birini daha böylece gerçekleştirmiş oluyorum. Minareye çıkmak ayrı bir dert tabi çünkü daracık bir alandaki merdivenlerden çıkmanız gerekiyor ki bir süre sonra açık alanda merdiven çıktığınız için biraz tehlikeli bile sayılır. Sıcak konusuna hiç girmiyorum çünkü gün içinde gezmeye giderken yanınıza bir kaç tişört almazsanız hata edersiniz.

Minarenin tepesine çıktığımız anda Kahire’nin büyüklüğünü ve maalesef ki çirkinliğini daha net görüyoruz. Sokaklarda yürürken çok da eski sayılamayacak binaların kötü görünümü her ne kadar üzücü olsa da minare tepesinden bakınca milyonlarca insanın yaşadığı ve tarihi olarak çok büyük bir önemi bulunan bir şehrin bu kadar kötü bir görünüme sahip olması üzüyor.

Peki neden tüm yapılar eski ve kirli? 

Bu konuyu özellikle araştırdım. Çünkü 50-100 yıllık binaların içi ve dışı o kadar kötü durumda ki eline balyoz alan klima takmış, camlar kırık, boyadan söz etmek bile mümkün değil. Sorduğum Mısırlı gençlerin hepsi uzun yıllardır yürürlükte olan ev sahibi yapma programlarını suçladı. Bu programlar dolayısıyla uzun yıllar önce 2-3 dolara ev kiralayan aileler 3-5 nesildir aynı kiralara evlerde oturmaya devam ediyor. Bunun sonucunda da evlerin asıl sahipleri (ve bina sahipleri) herhangi bir yenileme ve düzenleme çalışması yapmıyor. Çünkü para yok! Evlerde oturanlar da yine kriz dolayısıyla ancak geçinebildiği için onlar da bir şey yapmıyor ve dolayısıyla binalar atıl durumda kalıyor. Yeni yerleşim yerinde artık eski kurallar geçerli olmadığı için 300-400 dolar civarında kiralar var ve evler yeni fakat Kahire’nin büyük çoğunluğu uzun bir süre daha bu “nesil” sorunu ile uğraşacak ve sonunda yenilenmeye başlayacak gibi görünüyor. Sokaklarda gezerken eski halini hayal edebildiğiniz binaların şu anki durumlarını görmek gerçekten içinizi parçalıyor.

Tekrar minareye gelecek olursam eğer, karşımızda çok güzel bir kaç tarihi eser manzarası olduğu için inip oraya doğru devam ettik fakat her yer ramazan dolayısıyla erkenden kapandığı için onları gezemedik. Oysa üniversite binası oldukça güzel görünüyordu. Bu arada cami minaresine çıkmanın hediyesi “camiye yardım” olarak dönüyor. İndiğiniz zaman camiye bir bağış yapmanız rica ediliyor. Dilerseniz kapıdaki görevli size tarihini vs de anlatıyor.

Kahire’nin karmaşası buraya pek uğramamış. İyi ki de uğramamış.

İskenderiye

Daha önce Fas’ta Couchsurfing aracılığıyla tanıştığım Anas, Mısır’ın İskenderiye şehrindeki arkadaşı ile iletişime geçebileceğini söylemişti. Kahire’ye trenle çok uzak mesafede olmadığı için gidip bir geceyi orada geçirmeye karar verdik. İskenderiye’de bizi aracıyla karşıladı Yassine (Yasin) ve akşama doğru olduğu için yine şehrin toplanma merkezinde meşhur deniz fenerine doğru yol aldık. Yerel bir lokantada acayip büyük porsiyonlarla ilginç Mısır yemeklerimizi yedik (3 kişi 2 dolar falan ödedik her şey dahil) ve deniz fenerine doğru gezindik. Yassine ile sonraki gün tekrar görüşmek üzere efsane manzaralı otelimizde dinlenmeye başladık. Ailesi biraz tutucu olduğu için bizi ne kadar istese de evinde ağırlayamadığı için ne kadar üzgün olduğunu söyleyip durdu. (:

İskenderiye’de gün batımı çok güzel.

İskenderiye’nin bende yeri ayrı çünkü dünyanın en büyük kütüphanesine ev sahipliği yapmıştı zamanında ve her ne kadar hayal bile edilemeyecek kadar fazla kitap yakılıp yok edilmiş olsa da o kütüphane sayesinde bir çok tarihsel olaya ışık tutulabiliyor şu anda. Keşke eski haliyle duruyor olsaydı da o ortamın kokusunu içimize çekebilseydik. Yeni halini gezmek isterseniz yine ramazan olmayan bir günde erkenden gitmeniz gerekiyor yoksa benim gibi kapıda kalırsınız. Yeni bir kütüphane olmasına karşın yüzbinlerce kitap barındırıyor ve tasarım olarak hiç fena değil. (Ask Google…)

Kahire ve İskenderiye’yi karşılaştırınca direkt olarak İstanbul ve İzmir geldi aklıma. Hangisi İzmir tahmin edebiliyorsunuzdur.

İskenderiye’de sokak lezzetleri, arabaya servis edilen dondurmalı tatlı ve ilginç bir kaç yemek denedikten sonra sıcaklara daha fazla dayanamadığımız için Mısır’ın hippi merkezi Dahab’e gitmek için trenle tekrar Kahire’ye döndük. Dönüşümüzde piramitlere ilk turu atmak istiyorduk fakat “yine” ramazan dolayısıyla erken kapandığı için “panoramik” tur adı altında bizi kandırmalarına izin vererek saçma bir yoldan pramitlere uzaktan bakmaya gittik. Yol atlara eziyet olmaya başlayınca iptal edip geri döndük ve öylesine parayı verdik. Siz siz olun piramitleri gezmek için gittiğinizde başka şeylerle sizi asıl giriş yerine başka yere götürmek isteyenlere inanmayın. Eğer ana giriş kapalıysa sonraki gün gidip gezin yoksa gereksiz bir maceraya atılmış olacaksınız. Piramit hevesimi Dahab dönüşüne bırakıp gece otobüsüne atlayarak yola koyulduk.

Piramitlere özel yazı için biraz daha beklemeniz gerekecek. (: Efsane fotoğraflar var…

Dahab, Mısır’ın Antalya’sı diyebileceğimiz Sharm El Sheikh’e 1 saat uzaklıkta, daha uygun ve daha sakin bir kasaba. Kahire’ye 7 saat uzaklıkta fakat benim şansıma mı bilmiyorum 7 saatte 10 defa polis kontrolü yapıldı ve sadece benim pasaportum kontrol edili. Sonra öğrendim ki bunun nedeni sakallarımmış. (: Mısır’da terörist örgüt ilan edilen örgüt üyeleri de benim gibi sakallıymış ve tam da bu nedenle gençler artık sakal bırakmıyormuş.

Filmlerdeki gibi değil mi? (:

Dahab’da Kızıl Deniz’e sıfır bir ufak bir otelde 1 hafta konaklıyoruz. Bu sırada dünyanın en güzel dalış noktalarından biri olduğu için her fırsatta yakın yerlerde ve otelin önünde yüzmeye, dalmaya gidiyoruz. Akşamları Sinai dağının esintileri eşliğinde hippi mekanlarda taklıyoruz. Tam bir deniz-kum-güneş tatili oluyor. Yaz aylarında ve ramazanda Mısır’da yapılabilecek en iyi şey oydu sanırım. Bir çok oruç tutmayan Mısırlı gençte Dahab’da tatil yapıyordu zaten…

Bir de dalış yaptığınızı hayal edin.

Dahab’ın ilginç mekanları, grafitileri ve her gün severek yediğim falafel ile güzel 1 hafta oldu. Dünyada en ucuza dalış eğitimleri alabileceğiniz yerlerden birinin Dahab olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Sanırım 3 günlük her şey dahil kurs 150 dolar civarıydı. Her duyan “yok artık” diyordu.

Dahab kelimenin tam anlamıyla Mısır’ın “hippi” kasabası.

Dahab, yeni dostlar ve yanı başımızdaki muhteşeme deniz altı güzellikleri ile ilerde mutlaka tekrar gideceğim bir yer oldu benim için. 1 hafta nasıl geçti orada anlamadım. Her ne kadar “deniz-kum-güneş” tatili benlik değil desem de Fas ve Kahire sonrası çok iyi geldiğini itiraf ediyorum.

Hippi kasabası demiştim. Bakın bunlar da kanıtları.

Daniel Dahab’dan İsrail ve Ürdün turu için ayrılınca ben de Dahab’dan tekrar Kahire’ye geçip çocukluk hayalimi gerçekleştirmek, piramitlerde saatler geçirmek, binlerce yıl önce yerleştirilmiş taşlara dokunmak ve piramitlerin içini görmek için yola çıktım. Bu defa neyse ki pek bir sorun yaşamadım yolda. Hostelden çıkmış yemek yiyecek bir yerler ararken bir genç Mısırlı bana bir şeyler sordu. Anlamadım falan derken Arapça konuşmaya devam etti ve sonra bir anda hatasını anlayıp kusursuz bir İngilizce’ye geçiş yaptı. Bu defa ben şaşkın şaşkın bakarken İngiliz dili ve edebiyatı okuduğunu ve şu anda da Almanca üzerine eğitim aldığını söyleyerek şaşkınlığımı giderdi. Sorusu konusunda yardımcı olamadım ama o bana acayip yardımcı oldu. Tüm işini bırakıp bana yemek yiyecek bir yer aramaya başladı.

Herkes dışarda sahur yapıyordu. Bu da bizim sahur soframızın bir bölümü. Kalanı yan masaya dizdiler. Bu arada vejeteryanlar için Mısır bir cennetmiş. Bir de felafel sevenler için. (:

Bir pizzacı bulup oturduk muhabbet etmeye başladık. İngilizce bilen birini bulmanın mutluluğuyla aklımdaki soruları tek tek sıraladım ve o da aynı şekilde sorular sordu. Sonra Amerika’dan gelip Arapça eğitim alan iki liseli daha çağırdı ve sonra bir kaç kişi daha katıldı. Akşam yemeği falan baya kalabalık oldu anlayacağınız. Keyifler çok yerindeydi. Sonra biz sohbeti uzatıp sahura kadar takıldık. Amerikalı çocuklar kültürü tam anlamak için oruç tuttuklarını söyleyince açıkçası utanmadım değil. (: Sahuru da yaptıktan sonra içlerinden biriyle Piramitlerde benimle gelmesi için sözleştik ve ayrıldık.

Piramitler’de görüşmek üzere…


Tek tek detaylı tarihi bilgi vermek yerine kendi gezilerimi anlattığım için sorularınız olursa lütfen aşağıda yorum alanından yazarak benimle paylaşmayı ihmal etmeyin. Ayrıca “İletişim” sayfasından bana ulaşabilirsiniz ve tabi ki Daha Ötesi Facebook sayfasını takip ederek sorularınızı iletebilirsiniz. Eğer fotoğraflarımı beğeniyorsanız daha fazlası için Instagram‘dan da takibe almayı unutmayın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir