Dünyanın ilk kalorifer sistemine sahip sarayı: İshak Paşa Sarayı

Geçtiğimiz yaz gezi anlamında çok verimliydi. Türkiye’de bir çok gitmediğim yere gitme fırsatım olmuştu. Bunda yakın arkadaşlarımın yaşadığı şehirlerin gezilecek yerlere çok yakın olması da etkili olmuştu sanırım.

Ağustos sıcağında pek mantıklı gelmese de boş vaktimi değerlendirmek için Iğdır’a doğru yola çıktım. Batman’dan Iğdır’a otobüsle gitmek ve bunu ağustos sıcağında yapmak pek akıllıca olmasa da en makul yöntem buydu. Yaklaşık 10 saat süren yol doğal güzellik olarak çok büyük bir şey sunmuyor olsa da coğrafya derslerinden aklımda kalan Süphan Dağı’nı görmek niyeyse çok mutlu etmişti beni. Çok küçük yaşlarda Van’a gidişimi saymazsak (çünkü hatırlamıyorum bile) ilk defa Doğu’da bir gezi için yollardaydım.

Akşam saatlerinde Iğdır’a yetiştim ve üniversiteden sınıf arkadaşım Vedat beni karşıladı. Vedat, ailesiyle beraber, Iğdır merkeze çok yakın köylerinde kalıyordu ve 3 gece beni misafir ettiler. Gerçekten harika bir ailesi vardı, sanki kendi evimdeymişim gibi hissettirdiler. Çok güzel bir bahçesi olan müstakil bir evleri vardı ve bahçelerinde aklınıza gelebilecek her şeyi yetiştiriyorlardı. Tabi ben bunu kahvaltıda öğrendim.

Organik kahvaltının hası.

Uzun bir yoldan geldiğim için güzel bir uku çekip sabah erkenden kahvaltı için kalktık. Şimdiye kadar yüzlerce farklı yerde kahvaltı yapmışımdır ama hayatımda bu kadar organik bir kahvaltı yediğimi hatırlamıyorum. Evin bahçesine kurulan masada gördüğünüz her şey bahçeden toplanan malzemelerden yapılmış. Hatta sebzeler direkt bahçeden koparıldıktan sonra masaya getirildi, reçel peynir falan da ev yapımı. Bir tek organik olmayan şeker ve tuz var ve onları da zaten ben kullanmıyorum. Masaya sonradan bir çok şey daha geldi ama çekemedim. Sanırım 2 saat falan kahvaltı yaptık. Öyle ki masan kalktığımda bile hala açmışım gibi hissediyordum. Köy havası ve taze sebzelerden olsa gerek…

Gördüğüm köy evlerinin neredeyse tamamı metal levhalarla kaplanmıştı.

Iğdır’da pek fazla gezilecek yer olmadığı için direkt olarak İshak Paşa Sarayı‘nın bulunduğu Ağrı Doğubeyazıt‘a doğru yola çıktık. Yolda bütün heybetiyle bizi karşılayan Ağrı Dağı‘nın ne kadar büyük olduğunu ilk defa bu sayede algılayabildim. Dağın tepesine doğru sis olduğu için zirvesini göremedim. Buna rağmen tepeye doğru çıkan karları görebiliyordum. 40 dereceyi aşan sıcaklarda bile tepesinde bulunan dev örtü buzulu Türkiye’nin en büyük buzulu özelliği taşıyormuş. Bu arada ismi sizi yanıltmasın, Ağrı Dağı’nın neredeyse %70’i Iğdır sınırlarında bulunuyor.

Doğubeyazıt’a Iğdır tarafından giderken en son uzun ve düz bir yol karşılıyor sizi.

Doğubeyazıt ilçe merkezine ulaşınca ana yoldan yukarı doğru bakıldığında meşhur İshak Paşa Sarayı artık görülebiliyordu. Doğubeyazıt merkezi düzenleme çalışmaları nedeniyle o kadar çok toz-toprak içindeydi ki sıcak havayla birlikte nefes almak zorlaşıyordu. Bu nedenle direkt olarak sarayın bulunduğu dağa doğru devam ettik. Eğer kendi aracınızla gelmediyseniz İshak Paşa Sarayı’na ulaşmak için Doğubeyazıt’dan taksi tutabilir veya dolmuşlarla da saraya ulaşabilirsiniz. Ulaşım problemi yaşamazsınız.

Merkezden yaklaşık 5 km uzakta bulunan saray yukarılara doğru çıktıkça İshak Paşa Sarayı ihtişamını sunmaya başlıyor.

İshak Paşa Sarayı’na giderken “bu muymuş saray?” derseniz benim gibi yanılırsınız.

Dünyanın ilk kalorifer sisteminin bulunduğu saray, İshak Paşa Sarayı

Saraya kadar giden yolların tamamı düzgün bir şekilde yapıldığı için rahatlıkla ulaşabildik. Sarayın hemen karşısında bulunan küçük tepede biraz vakit geçirerek içinde gezmeye başladık. 1685 yılında yapılan İshak Paşa Sarayı yaklaşık 100 yılda tamamlandığı için bir İran, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyor. İran gezimden sonra bunu çok daha iyi anladım çünkü özellikle kapıları ve işleme detayları gerçekten İran’da gördüğüm yapılara çok benziyordu.

İshak Paşa Sarayı ana giriş kapısı. Tarihçiler, som altından bir kapısı bulunduğunu ve son Rus işgali sırasında Rusya’ya götürüldüğünü söylüyor.

Saray iki farklı avludan oluşuyor, avluları birbirine bağlayan ve ana giriş kapısına benzeyen bir dev giriş kapısı daha bulunuyor. Sarayın her ne kadar bazı bölmeleri plastik ve cam kaplamalarla restore edilmiş olsa da içini gezerken bu çirkin eklemeler pek gözünüze batmıyor. Yüzlerce farklı odası, zindanları, camisi ve haremi ile gerçekten büyüleyiciydi.

İshak Paşa Sarayı’nın yüzlerce odasından sadece biri.

Sarayı gezerken kalorifer sistemi hemen dikkatinizi çekecektir. Her odada, duvarlar içinden kurulan bağlantı sayesinde günümüzün kalorifer sisteminin atası İshak Paşa Sarayı’nda bulunuyor. Yapımının neden bu kadar uzun sürdüğünü de bu sayede anlayabiliyorsunuz. O kadar çok detay ve işleme bulunuyor ki mimari olarak bir saray olmasının dışında adeta bir sanat eseri.

Sarayın ikinci avlusu. Sekizgen yapı, Çolak Abdi Paşa’nın türbesi ve saray camisi. İşlemelere dikkat!

Sarayın içinde gezerken üzerine kurulduğu dev kayanın bazı bölümlerini de görebiliyorsunuz. Beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu olmuştu. Öylesine büyük bir kaya üzerine kurulmuş ki saray, yüzlerce yıldır ayakta kalabilmeyi başarmış. Rus’lar tarafından bir süre kışla olarak kullanılmasına ve defalarca saldırılarla karşı karşıya kalmış olsa bile şu anki durumu bence oldukça iyiydi.

İşte sarayı ayakta tutan devasa kayanın görünen bir parçası.

Mimari özellikleri dışında çok ilginç bir detay ise İshak Paşa Sarayı’nın hiç bir odasından veya penceresinden Ağrı Dağı’nı göremiyor olmanız. Yanıbaşımda böylesine ihtişamlı bir dağ varken, sarayı ben bir şekilde orayı da görebilecek bir şekilde yaptırmak isterdim fakat İshak Paşa’nın babası Çolak Abdi Paşa benimle aynı fikirde değilmiş. Bu konuda iki efsane duydum. İlki, Ağrı Dağı’nın heybetini kıskanan Çolak Abdi Paşa’nın bi bakıma kıskandığı için böyle bir konum seçtiği. Diğer söylenti ise Çolak Abdi Paşa’nın kızıyla ilgili. Abdi Paşa’nın kızı ile bir çoban birbirine aşıktır. Bu aşkı kabul etmeyen paşa, çobanı Ağrı Dağı’na gönderir ve oradaki ateşten getirmesini ister. Çoban ateşi getiremez ve dağda ölür. Paşanın kızı her gün Ağrı Dağı’na bakarak aşkını düşünüp ağladığı için de paşa, dağı görmeyen bir yere kızı için bu sarayı yaptırıyor. Böylece kızının çobanı unutmasını umuyor.

İshak Paşa Sarayı (camlı ve plastik eklemeleri görmezden gelin)

Sarayın hemen karşısında bir türbe bulunuyor ve türbeye giderken sonradan yapılmış mini bir cami daha sizi karşılıyor. Sur kalıntılarıyla beraber bu camide “ben de buranın bir parçasıyım” diye sizi çağırıyor. Eğer tırmanış seviyorsanız mutlaka surların arkasında bulunan yerlere tırmanın ve uzun uzun İshak Paşa Sarayı eşliğinde Doğubeyazıt manzarasını izleyin. Biz izledik, gerçekten güzeldi.

İshak Paşa Sarayı’nın karşısındaki dağlar ve sonradan yapılan bir cami.

Gün doğumu dağların arkasından olduğu için pek verimli geçmeyeceğini biliyorduk ve bu nedenle gün batımını izlemek ve fotoğraflamak için güzel bir yer aramaya başladık. Sarayı arkamıza aldığımızda sağda kalan tepeye doğru çıktık. Kurak bir bölge olduğu için tek tük ağaçlar vardı ve altında gençler gitar çalıp şarkı söylüyordu. Biraz dinledikten sonra daha yukarı çıkıp güneşin batışını izlemeye başladık.

İshak Paşa Sarayı’nda mutlaka gün batımını izleyin.

Güzel güzel batan güneş bir anda kaybolunca tüm hevesim kursağımda kaldı. Tam istediğim gibi olmasa da bir kaç güzel fotoğraf ile İshak Paşa Sarayı gezimizi sonlandırdık.

Gündüz bize zirvesini göstermeyen Ağrı Dağı, gece dönüş yolunda bir güzellik yaptı.

Doğubeyazıt ilçesinde durmadan direkt olarak Iğdır’a devam ettik. Öyle dolu bir kahvaltı yapmıştık ki bir şeyler atıştırmak dışında hiç yemek yememiştik gezerken, pek aklımıza da geldiği söylenemezdi ama 3-4 litre su içmişizdir. Iğdır’a ulaşınca güzel bir akşam yemeği için meşhur Cağ Kebabı yapan bir lokantaya gitmeye karar verdik.

“Cağ” kebabı ismi, etin kesildikten sonra tekrar geçirildiği şişten geliyor.

Nedense daha önce hiç yememiştim bu kebabı da bu nedenle çok iyi bir seçim oldu. Lezzeti zaten dilden dile dolaşan Cağ Kebabı ile söyleyebileceğim şey mutlaka deneyin ama benim gibi abartmayın. Her şiş geldiğinde “tabi” diyerek tabağınıza almayın çünkü siz aldıkça o geliyor ve hesap şiş başına hesaplanıyor. Bunu öğrenene kadar sanırım 4 şiş yemiştim.

Uzun bir günü köyde yıldızların altında sohbetle kapattık.


Tek tek detaylı tarihi bilgi vermek yerine kendi gezilerimi anlattığım için sorularınız olursa lütfen aşağıda yorum alanından yazarak benimle paylaşmayı ihmal etmeyin. Ayrıca “İletişim” sayfasından bana ulaşabilirsiniz ve tabi ki Daha Ötesi Facebook sayfasını takip ederek sorularınızı iletebilirsiniz. Eğer fotoğraflarımı beğeniyorsanız daha fazlası için Instagram‘dan da takibe almayı unutmayın.

3 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir