Dünyanın yarısı, İran’ın eski başkenti İsfahan’a doğru

Tahran’dan İsfahan‘a doğru yola çıktığımızda saat 14:00 civarıydı. Hava oldukça sıcak, puslu ve sanki şehrin bütün kötü dumanı bizim aracımızda gibiydi. Tahran’dan çıkarken bizi inanılmaz derecede kötü bir hava karşıladı. Yıllar önce üniversite okurken Kocaeli’den İstanbul’a doğru gittiğim günleri hatırlattı bu kötü koku. Trenle, Dilovası ve Gebze’den geçerken fabrika atıklarından dolayı böyle bir kötü koku sarardı trenin içini. Arshia’ya fabrikalardan dolayı mı bu kokunun oluştuğunu sordum ve beni doğruladı. Bir süre sonra koku kayboldu ve ben ikinci şokumu yaşadım. Bulunduğumuz yoldan bayağı uzakta olduğu halde Humeyni’nin anıt mezarı net bir şekilde görülüyordu. Arshia’nın söylediğine bu anıt mezar Humeyni’nin ölümünden hemen sonra yapılmaya başlanmış yani 26 yıldır bitirilememiş ve daha da önemlisi ne zaman biteceği tahmin edilemiyormuş. Harcanan milyarlarca dolar da cabası. Böyle yerlerden hiç hazzetmediğim için yolumuzdan hiç ayrılmadan devam ettik.

Keşan’a vardığımızda bizi karşılayan doğal tablo.

İsfahan hakkında o kadar çok şey okuyordum ki Tahran’dan direkt oraya gitmek istiyordum. Yolumuzun üzerinde Qom ve Keşan olmasına rağmen pek fazla araştırmamıştım ve pek bir gitme isteğim yoktu. Yolda giderken internetten buralarda görülmeye değer neler olduğunu incelerken Keşan’da güzel bir külliye olduğunu görüyorum ve pek fazla zaman harcamadan oraya doğru gidebileceğimizi düşünüyorum. Arshia ile yönümüzü Keşan şehir merkezine çevirdik. İyi ki de gitmişiz çünkü gerçekten Keşan bir camiden çok daha fazlasını sundu bize. Tarihi evleri, sokakları, Agha Bozorg külliyesi, hamamları ve daha bir çok tarihi öğesiyle en az 1 gün geçirilmesi gereken bir şehirmiş. Biz planımızı farklı yaptığımız için burada kalmadan yola devam ettik ama siz öyle yapmayın.

Agha Bozorg Camii – Keşan, İran

Keşan’da en beğendiğim yerlerden biri Agha Bozorg oldu. Eskiden külliye olan bu tarihi yapıda şu anda bir eğitim verilmiyormuş. İlginç bir şekilde diğer şehirlerdeki tarihi yapılara nazaran pek bakımlı da değildi. Ortasındaki büyük avluda bulunan odalarda eskiden eğitim alan kişiler kalırken şu anda evsiz ve yoksullar kalıyormuş. Cami mimarisi İran’ın bir çok mimari öğesini barındırdığı için oldukça beğendim.

Keşan’da sokak kahvecisi

Keşan’da yaklaşık 3 saat geçirip görebileceğimiz kadar çok yer görmeye çalışıyorduk. Camiden sonra tarihi Sultan Amir Hamamı’na giderken yolda bu küçük sokak kahvecisi ile karşılaştık. Girişimcilik gerçekten her yerdeydi çünkü İran’da en büyük sorun güzel bir kahve içecek yerin olmamasıydı. İran bir çay ülkesi ve kahve seven biriyseniz bu konu sizi biraz zorlayabilir.

Safevilerden kalma tarihi Sultan Amir Ahmad Hamamı

Tarihi hamamı gezerken İran tarzı mimari ve işlemeler karşısında eriyip bitiyordum. Sadece tasarım değil teknolojik olarak da o kadar çok detay barındırıyordu ki bu hamam, tarihe bir daha saygı duymamı sağladı. Basit bir örnek vermek gerekirse hamamın en üstünde bulunan bir çıkrık sistemi sayesinde kuyudan çekilen su en üst kısıma ulaştıktan sonra bütün odalara dağılacak bir kanal sistemi ile dağıtılıyormuş. O kadar çok oda var ki hepsine düzenli bir şekilde dağılması ve suyun sürekli sıcak tutulması için gerçekten büyük emek harcanmış. Yüzlerce yıl önce fizik kurallarını bu kadar iyi kullanabilmeleri sizi de şaşırtmıyor mu?

Tarihi hamamın tepesinde gün batımı.

Sadece bir cami görüp yola devam edeceğimizi düşünüyorduk fakat sokaklar, evler ve hamam derken Keşan’da uzun süre dolaşıp kapanış için hamamın tepesine çıktığımız zaman güneşin batmak üzere olduğunu gördük. Hamamın tepesine çıkınca aslında Keşan’da daha görmemiz gereken ne kadar çok yer olduğunu görüp bir yandan üzülürken bir yandan da gün batımının tadını çıkarıyorduk. Aynı anda birden fazla duyguyu yaşatıyordu İran’da geçirdiğim her dakika…

Keşan’da günü batırdıktan sonra bir şeyler atıştırıp İsfahan’a doğru yola devam ettik. Önümüzde 2 saatlik bir yol vardı. Yol akıp giderken bir yandan da Cauchsurfing’den tanıştığım Hamit ile yazışıyordum. İsfahan merkezde oturmuyordu fakat bize eşlik edecekti. Aslında evinde de kalabilirdik fakat biz evini uzak sandığımız ve yolda çok zaman kaybetmek istemediğimiz için İsfahan’da hostelde kalmaya karar vermiştik. Şimdi düşünüyorum da keşke evinde kalsaymışız.

Zayende nehri üzerindeki Si-o-seh pol yani 33 gözlü köprü – İsfahan

İsfahan’a vardığımızda saat 22:00’a geliyordu. Şehir merkezine gelince oturacak bir yer aradıysak da bulamadık fakat İsfahan’ın en meşhur tarihi yerlerinden olan 33 gözlü köprünün yakınlarında olduğumuz için marketten bir şeyler alıp ortamın tadını çıkarmaya başladık. İsfahan’ın en işlek yerlerinden biri olduğu için oldukça güzel bir yerdi bu köprü ve çevresi. Geç bir saat olmasına rağmen kadın erkek, genç yaşlı demeden herkes köprünün etrafında ya nargilesini tüttürüyor ya da piknik yapıyordu. Köprünün ayakları da ayrı bir güzeldi çünkü su geçmeyen kanallar gençler tarafından doldurulmuştu. Su seslerinin yerini birbirinden güzel şiirler, şarkılar almıştı. Hemen bir grup gencin arasına karışıp dinlemeye başladık. Gerçekten çok güzeldi.

İsfahan gerçekten çok kalabalık ve turistik bir şehir olduğu için neredeyse gittiğimiz her hostel doluydu. Kalacak yeri bulunca Couchsurfing’den Hamit ile yazışıp yarın nerede, nasıl buluşacağımızı organize ettik ve dinlenme moduna geçtik. Normalde 4-5 saat sürecek yolu Keşan şehrini de gezerek neredeyse 10 saatte geldiğimiz için bayağı yorulmuştuk.

İsfahan’da ilginç bir iş merkezi

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra Hamit ile buluşacağımız yere doğru yürümeye başladık. “Esfahān nesf-e- jahān” yani “İsfahan, dünyanın yarısı” diyorlar İsfahan için, böyle bir şehirde araçla gezmek olmazdı. Yürürken mutlaka daha fazlasını görecektik. Hamit’le buluşacağımız yer tabi ki dünyanın en büyük ikinci meydanı olan Nakş-ı Cihan Meydanı (Naqsh-e Jahan Square) başka neresi olabilirdi ki? Meydana yaklaştıkça güzellikler kendini göstermeye başlamıştı.

İsfahan Nakş-ı Cihan Meydanı (Ali Kapı Sarayı tarasından Lütfullah Camii)

Meydana girdiğimiz gibi adeta zamanda yolculuk yapmış gibiydik. Yüzyıllar boyunca şahlara, padişahlara ev sahipliği yapmış bir meydan ancak bu kadar iyi korunabilir ve bakılabilirdi. Adının “Nakş-ı Cihan” olmasına şaşırmamalı. Nakş-ı Cihan, anlam olarak “Dünyanın resmi” anlamına geliyor. Meydana adım attığımız andan itibaren dışarıda bulunan hiç bir şeyi göremiyor olmamız, sadece meydanın güzelliği, çevresini saran kapalı çarşı, saray ve camilerle baş başa kalmamız için özellikle tasarlanmış gibiydi.

Meydan sadece turistler için değil, İran halkı için de müthiş bir sosyalleşme alanı. İsfahan’nın hava durumu gün içerisinde yoğun derecede sıcak olduğu için pek fazla yoğunluk olmasa da hava serinledikçe ve güneş battıkça İran’ın meşhur piknikçileri ortaya çıkıyor ve meydan bir panayır alanına dönüyor adeta. (Bu arada İsfahan’a gidilebilecek en iyi tarihler ekim-kasım ayları diyebilirim.)

Nakş-ı Cihan meydanının en önemli eserlerinden Şah Camii

Meydanın en görkemli yapısı, adeta ilmek ilmek çinilerle dokunmuş Şah Camisiydi ve işlemeleriyle bizi kendine kendine hayran bıraktı. İran camileri mimari olarak Osmanlı mimarisinden çok farklı. Öğrendiğim kadarıyla hava durumu mimariyi de etkilemiş. İran camilerinde kapalı alanlar küçük fakat meydanlar çok büyük yapılıyormuş. Böylece daha serin alanlarda ibadetlerini yapabiliyorlarmış. Ayrıca daha çok kare olan yapıların minareleri de yukarıda gördüğünüz gibi bizim için oldukça farklı.

Nakş-ı Cihan Meydanı kapalı çarşısında bakırcılar

Camiyi biraz gezdikten sonra sıcakların da etkisiyle kapalı çarşı içerisinde gezinmeye başladık. Hamit işinden (İran telekom operatörlerinden birinde Bilgisayar Mühendisi olarak çalışıyormuş) izin alıp öğlene doğru geleceği için çarşıyı gezerken bir yandan da onu beklemeye başladık. Çarşının içerisi diğer kapalı çarşılar gibi İran halıları, bakırcılar, el yapımı hediyelik eşyalar ve bizim lokuma benzer birkaç çeşit şekerleme ile doluydu. Lokumlar çok güzeldi.

Sonunda Hamit aradı ve Ali Kapı sarayı önünde onunla buluştuk. Kendisi daha önce İstanbul’a geldiği için beni Türkçe selamladı fakat sonra İngilizce ve Arshia’ın çevirmenliği ile bazen de Farsça devam ettik.

Tanışma faslından sonra Ali Kapı Sarayı’na girdik ve gezmeye başladık. Yanımızda İsfahanlı biri olunca gezmesi çok daha keyifli olmaya başlamıştı çünkü bize bir çok tarihi ve kültürel bilgiyi daha net bir şekilde aktarabiliyordu. Bu bilgilerden birisi de Ali Kapı Sarayı’nın ünlü müzik odasıyla alakalıydı.

Ali Kapı Sarayı’nın müzik odasının duvarları

İran’ı biraz araştıran herkes Ali Kapı (Ali Kapu’da diyorlar) Sarayı’nın en önemli bölümünün muhteşem işlemeler ile süslenmiş müzik odası olduğunu biliyordur. Bu odanın en önemli özelliği ise yüzyıllar önce yapılmasına rağmen muhteşem akustiğe sahip olması. Hamit’in hikayesi tam da burada geliyor. Şah bu odayı tek başına müzik dinleyebilmek için yaptırmış aslında. Şah gelmeden önce sanatçı burada şarkısını söylüyor ve şah saatler sonra bile bu şarkıyı gelip burada dinleyebiliyormuş. Öyle bir yankı mekanizması varmış yani. Ortam da müsait olunca çok güzel geldi bu hikaye. (:

Ali Kapı sarayının bi diğer özelliği, pek de bilinmeyen su kaynağı. 7 katlı olan Ali Kapı Sarayı’nın suyu, seyir terasından bakıldığında görülebilen dağdan geliyor. Sarayın yüksekliği ve dağdaki su kaynağının yüksekliği eşit seviyede olduğu için o mesafeden sarayın tamamına su sağlayabilecek bir hat çekiliyor ve bu sayede basınç problemi çözülüyor. Unutmayın, bunu 500 yıl önce yapıyorlar.

Hamit benden önce davranıp farklı bir şey yemek isteyip istemediğimizi sorunca sevinçten havaya uçarak evet dedim ve bizi meşhur yerel lezzetlerden olan “Beryani” yemeye götüreceğini söyledi. Bizde de “büryan” var diye düşünüp bir hayal kırıklığı yaşadıysam da farklı bir yemek olduğunu görünce çok sevindim. Çok popüler olan ve yaklaşık 60 yıldır aynı yerde aynı yemeği yapan bir mekana doğru yola koyulduk. Mekanın ismi “Beryani Shad” ve öğlen vaktinde giderseniz bizim gibi 40 dakika ayakta sıra beklersiniz haberiniz olsun. Sırayı oluşturanların çoğunun turist olmadığını görünce gerçekten iyi bir yer olduğuna ikna olup heyecanla beklemeye başladım. Yemek fotoğrafını koymuyorum ama eğer yeniliklere açık biriyseniz mutlaka deneyin. Üzerine de Pulaki isimli tatlıyı denerseniz tamamdır.

40 sütunlu köşk! Chehel Sotoun.

İsfahan’a özgü yemek yemiş olmanın mutluluğuyla gezmeye devam ettik. Meydana dönmeden önce daha yakınımızda bulunan Cehehel Sotoun köşkünü ziyaret etmeye karar veriyoruz. Daha kapısından girerken çevresindeki bahçe ile bizi etkilemeyi başardı bu köşk ama aslında köşk demek az kalır, büyüklüğü ve güzelliğiyle bir saray gibi. Öğreniyorum ki burası zamanında Ali Kapı sarayının bahçesinde bulunan köşklerden sadece biriymiş, bu da demek oluyor ki tüm yürüdüğümüz o bölge zamanında saray bahçesi olarak kullanılıyormuş. İnanılır gibi değil.

Köşkün girişinde 20 adet devasa sütun bulunuyor. Önündeki havuzdan yansıyan sütunlar dolayısıyla toplam 40 sütun görüntüsü verdiği için buraya 40 sütun adı verilmiş. Şahın eğlenceleri ve özel misafirleri için yaptırılan bu köşkün içi de en az dışı kadar etkileyiciydi. Duvarların her biri önemli tarihsel olayları canlandıracak şekilde çizimlerle doldurulmuştu. Duvarları incelerken bu çizimlerden birinin tarih derslerinden anımsadığım Çaldıran Savaşı olduğunu görünce şaşırmıştım. Saatlerce bu duvarları inceleyebileceğiniz kadar detaylıydı duvarlar.

Yemeğin ağırlığı ve yorgunlukla beraber saray bahçesinde bulunan tabelaları takip ederek bir çaycıya ulaşıp kendimizi çaya verdik. Sanırım 2 demlik çay içtik orada dinlenirken.

Ali Kapı Sarayı’nda gün batımı

Güneş bize veda etmeye hazırlanırken tekrar Nakş-ı Cihan Meydanı’na doğru yol almaya başladık. Artık hava serinlediği için İranlılar da meydanı doldurmaya başlamıştı. Bir yanımızdan turist dolu faytonlar geçerken bir yanımızdan çocuklar koşturuyordu. En huzurlusu ise yukarıdaki okuldan çıkmış kız çocuğu ve yanındaki annesiydi sanırım.

Sizi Hamit ile tanıştırayım.

Hava tam kararmadan dönüş yoluna koyulduk. Bizim için dolu dolu geçen bir günü bitirip İsfahan’ın geri kalan güzellikleri için 2. güne hazırlanmamız ve iyice dinlenmemiz gerekiyordu çünkü 2. günümüzün akşamına doğru Şiraz kentine doğru yola çıkacaktık. Hamit ise evine doğru yaklaşık 1 saat yol gidecekti. Bir anda karşımıza çıkan kahveci bizi günün sonuna doğru en çok mutlu eden şey oldu.

Sallanan Minare – Menar-e Jonban – İsfahan

İkinci gün için mutlaka görmemiz gereken bir kaç yer kalmıştı. İlk olarak yaklaşık 700 yaşında bulunan Menar-e Jonban‘a gitmeye karar verdik. Burası, Amu Abdullah Garladani adında bir dervişin türbesi fakat ünlü olmasının nedeni, sonradan Bahaeddin Amili tarafından eklenen sallanan minareler. Birbiriyle herhangi bir bağ bulunmamasına rağmen bu minarelerden biri sallanınca diğeri de sallanmaya başlıyordu. Görevli biri belirli aralıklarla bu minarelerden birine çıkıp sallıyormuş ve şanslıydık ki biz ulaştıktan 10 dakika sonra bu işlem yapıldı, gözlerimizle gördük.

Sallanan minareler ile ilgili bir kaç farklı söylenti varmış. Kimileri bunun depremden zarar görmemesi için yaptığını söylerken kimileri bunun haberleşme amaçlı (çanlar bağlayıp ses çıkararak) olduğunu söylüyor. Ama yaygın olarak da bir mühendislik hatası olduğu söyleniyor. Hangisine inanacağınız size kalmış.

Vank Katedrali – İsfahan – İran

Sallanan minarelerden sonra yönümüzü Ermeni mahallesi olan Yeni Culfa’ya, Vank Katedrali‘ne çevirdik. 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başında Safevilerin şahı I. Abbas döneminde İsfahan kentini inşa etmek amacıyla Aras Nehri kenarındaki bölgelerinden göç ettirilen Ermeniler için yapılan yaptırılan bu kilise mimarisiyle oldukça etkileyiciydi. Aziz Rahibeler Kilisesi olarak da bilinen bu kilise her ne kadar İsfahan şehrinin dışına inşa edilmiş olsa da şu anda mahalle şehrin içinde sayılır.

Vank Katedrali’nin içinden cennet – dünya – cehennem

Katedralin dışı etkileyiciydi fakat beni en çok içindeki çizimler etkiledi. Katedralin her bir santimi inanılmaz bir ince işçilikle Hıristiyanlıkta çok önemli olayları simgeleyecek şekilde dokunmuştu adeta. Çizimler gerçekten etkileyici. Her bir duvarı incelemek için ciddi bir zaman ayırmanızı tavsiye ederim.

Hamit ile buluştuktan sonra biraz daha şehir içinde dolaştıktan sonra Hamit bizi güzel bir restorana götürdü ve oradan hep beraber Şiraz’a doğru yola koyulduk. Hamit’in evi de yolumuzun üzerindeydi ve onu geçerken eve bırakacaktık. Çok ısrar etti fakat daha fazla zaman kaybetmemek için sadece biraz çay içip, meyve yiyip yola koyulduk. En gelenekselinden bir İran evini de böylece görmüş oldum. O konuda belki ayrı bir yazı yazarım.

Günler geçtikçe yeni şeyler öğrenmenin keyfi daha da artıyordu. Artık koca bir medeniyet hakkında hiç bilmediğim şeyler öğrenmiştim. Daha güzeli ise daha öğrenecek çok şey, görecek çok yer vardı. En güzellerini sona saklamıştım. Şiraz ve sonrasında Yezd beni bekliyordu. Şiraz’da görüşmek üzere.

3 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir