Fas’ın mavi incisi Chefchaouen

Çöl turu yorgunluğu geçmişti, her ne kadar hala Fas’ın turist emici insanlarıyla baş başa olsam da Fez’in labirent sokaklarını da gezmiştim. Bir yıllık bir tura çıkmak gerçekten kolay değil, hele ki Fas‘tan başladıysanız bu tura her şey daha zor geliyor çünkü gerçekten zor bir halk Fas halkı…

Kolay olacağını kimse söylememişti biliyorum fakat itiraf etmeliyim ki Fez ile beraber toplam 13-14 gün geçirmiş olsam da bir yıllık yolculuğu sona erdirmeyi bile düşünmüştüm. Şimdi düşünüyorum da iyi ki yapmamışım, iyi ki sonuna kadar gitmişim ve hatta bir de “umarım” diyorum geçen 1 yıla bakınca, umarım tekrar böyle güzel bir tura çıkabilirim. Öyle yıllık, aylık falan olmasına gerek yok, sadece uzaklara tekrar gittiğim yerler bile olsa uzaklara daha sık gitmek istiyorum.

Neyse, başlıktan çok uzaklaşmayalım. Fas’ın mavi incisi Chefchaouen‘e (Şafşavan diye okunur) gidiyoruz. Siz de benim gibi mavi renginin hastasıysanız alacağınız keyif daha fazla olacak. Mavi demek özgürlük demek değil mi nihayetinde.

Mavi inci Chefchaouen neden mavi? (Fas’ın bir de beyaz incisi Essaouira var yoksa siz hala okumadınız mı?)

Tarihi 1400’lü yıllara uzanan Chefchaouen, Rif Dağları arasında kurulmuş bir şehir ve 600 yılı insanlık tarihi için çok uzun bir süre olarak düşünmezseniz aslında pek de uzun bir tarihi yok diyebiliriz. Chefchaouen’in kültürel çeşitliliği, yemekleri, mimarisi ve aklınıza gelebilecek her şey halkından kaynaklı. İlk olarak İspanya’dan sürülen yahudiler buraya yerleşse de hristiyan, berber ve müslüman toplulukları iç içe girdiği için şu anda bir multi kültür yaşanıyor diyebiliriz. Peki ama neden mavi? Mavi konusu anlatılanlara göre yahudilere kadar uzanıyormuş çünkü yahudi inancında mavinin özel bir yeri var ibadetler sırasında kişilerin üzerinde ve ibadet ettikleri şeylerin üzerinde kullanılması önemliymiş. İşte mavi duvarlar bu inanıştan dolayı yayılmış. Benim özgürlük olarak baktığım mavi rengi yahudiler için yaratıcıyı simgelediği için de oldukça önemli. Her ne kadar şu anda Chefchaouen’de yaşayan halkın büyük çoğunluğu müslüman olsa da bu gelenek sürdürülmüş.

Tarihsel olguların yanında benim de ufak ve basit bir teorim var. Aslında direkt olarak mavi olma nedenini açıklamıyor olsa da bence dağların arasında bulunan bu yerleşim yeri bu boyalar sayesinde böceklerden korunuyor diye düşünüyorum. Hala Türkiye’de de bazı yerlerde beyaz kireç gibi şeyleri köylerde böceklerden korunmak için düzenli olarak kullanıldığı düşünülürse çok da yanlış olmaz. Sokaklarında gezerken güzelleştirebilmek adına her yerin çiçeklerle doldurulduğunu da düşünecek olursak mavi rengi seçmiş olmaları gayet akıllıca. Neden ferah renkli şeyler yerine iç karartan renkler seçsinler ki. Özetle şu anda her sene bayram dönemlerinde bu gelenek devam ediyor ve turizm sağolsun uzun yıllar da devam edecektir.

Fez’den sabahın erken saatlerinde otobüsle yola koyulduk çöl ekibinden geriye kalan bir kaç arkadaşımızla ve sanırım 5-6 saatte Chefchaouen’e yetiştik. Hava o kadar sıcak ve caddeler o kadar yokuştu ki otobüsten iner inmez taksiye koştuk fakat sağolsunlar bizi “kısa mesafe” diye almadılar. Ne kadar tanıdık bir sahne…

Ter ata ata hostelimizi aramaya başladık. Aslında benim rezervasyonum falan yoktu, gezip güzel bir yer seçerim diyordum fakat sıcak havanın etkisiyle diğer arkadaşların önceden rezervasyon yaptığı yerde kalmayı tercih ettim. Bir süre dinlendikten sonra artık dar sokakları, çiçekli mavi duvarları ve çeşit çeşit el işi ürün ile süslenmiş sokakları gezmeye başladık.

Aslında çoğu gezgin 1 gece kalıp rotasına devam etse de ben 3 gece kaldım ve iyi ki de yapmışım. Chefchaouen’in çok küçük bir şehir olduğu doğru. Bir kaç meydan, eski şehir merkezi ve bir de İspanyol camisi görüldüğü zaman şehri görmüş oluyorsunuz fakat Chefchaouen’in pek bilinmeyen bir de doğası var. Ben de ilk gün şehir merkezinde bulduğum her sokağa girerek gezmeye başladım. Bol merdivenli ve yokuşlu olması can sıkıyor fakat bir anda karşınıza çıkabilen süper süslü bir sokak sizi tekrar kendinize getirmeye yetiyor.

İkinci gün erken kalkıp sokakları boş yakalamaya çalışıyorum fakat yoğun bir dönem olduğu için pek de istediğim boşluğu yakaladığımı söyleyemem. Ramazan olduğu için şanslıydım çünkü yerel halk çoğunlukla evlerindeydi ramazan dolayısıyla. İftar sonrası sokaklar dolup taşıyordu tabi.

Fas’ın genelinde sokakta bana esrar satmaya çalışan çok olmuştu fakat Chefchaouen’de olay bir başka boyuta taşındı. Buranın olayı esrar tarlalarını gezdirmekmiş. Her sokakta karşılaştığım birileri “esrar tarlamı görmek ister misin?” diye soruyordu anlamsızca. Sonradan öğrendim ki gittiğiniz zaman çok tenha bir yer olduğu için sizi satınalmak zorunda bırakabiliyorlarmış. Merak etmedim değil fakat gitmedim. Siz de gitmeyin. (: Diğer yazılardan hatırlayacağınız Çinli arkadaşım bir ara restorana satın almış bir şekilde gelince çok şaşırmıştık. Merak insana neler yaptırıyor.

Tepedeki cami, İspanyollar tarafından yaptırılmış.

Şehri gönülmce dolaştıktan ve fotoğraf çektikten sonra günün yarısını Chefchaouen’a tepeden bakabileceğimiz ve İspanyollar tarafından yaptırılan camiyi görebileceğimiz tepeye çıkmaya ayırdım. Yanınıza yeterince su ve atıştırmalık bir şeyler aldığınızdan emin olun çünkü güneş gerçekten her şeyi zorlaştırıyor. Tepeye çıkarken mavi şehir Chefchaouen’e yukardan bakmak ise bu acıyı çekilebilir kılan tek şey diyebilirim. Camiye çıktığımızda kapalı olduğu için içini göremedim ve açıkçası dışardan da pek bir esprisi yoktu fakat karşımızda duran manzarar oldukça güzeldi. Bulutlarla beraber Chefchaouen adeta gökyüzünü yansıtan bir ayna gibiydi.

İspanyol Camisinden Chefchaouen

Akchour Waterfall and God’s Bridge

Yukarıda da söylediğim gibi Chefchaouen’in bir de doğal güzellikleri var. Bir çok kişi bunları ihmal etse de oraya kadar gidip güzel bir şelale ve ilginç bir doğal oluşum görmek, doğayla iç içe zaman geçirmek, dereler ırmaklar aşmak gerçekten güzel oluyor. Hele ki tüm bunlar sırasında kavurucu güneşten kurtulmuş olmak pahabiçilemez.

Hostelden bize katılan 2 yeni arkadaşımızla beraber bir taksi kiralıyoruz ve bizi trekking rotasının başına götürmesini istiyoruz. Şehirden 1 saat uzakta olan rota şelale ve köprüyü görmek isteyenler için ortalama 4 saat sürüyormuş. Bu nedenle bizi bırakan taksici ile dönüş saati de belirliyoruz ve yola koyuluyoruz. Oldukaç kolay bir rota fakat başlamadan önce yine yiyecek ve içeceiğinizi yanınıza almayı unutmayın çünkü orada bir şey bulamayacaksınız. Şelalenin yoğun aktığı dönemlerde minik bir kafe açılıyormuş fakat biz gittiğimizde pek kimse yoktu oralarda.

Şelale oldukça yüksekten akıyor ve oluşturduğu gölet çok güzel fakat yağışlar uzun süre önce kesildiği için pek yoğun değildi. Yine de ben çok beğendim. Biraz zaman geçirdik, bazı arkadaşlar yüzdü ve sonra God’s Bridge’e doğru yola koyulduk. Geldiğimiz yolu dönüp başlangıçtaki yol ayırımından derenin diğer kolunu takip etmemiz gerekiyordu. İki arkadaşımız yorulduklarını söyleyince onları buluşma yerinde bırakıp yola koyulduk. Burası şelale kadar kolay değildi, bazı büyük kayaları tırmanmak ve bazen ıslanmak gerekiyordu. Hatta bazı noktaları tehlikeli bile sayılırdı çünkü kayıp düşmek çok kolay. Bir arkadaşımız da yolun yarısında pes edip bizi beklemek istediğini söyleyince bir ben bir Çinli ve bir Amerikalı köprüyü görmeyi başardık. Çok mu önemliydi? Tabi ki hayır çünkü oldukça basit bir oluşum fakat orada olmanın keyfi, yolda yaşadığımız heyecan için değer tabi ki!

“Yes, we did it, and you didn’t!” diyerek arkadaşlarımızı kıskandırarak yolun başında bizi bekleyen arkadaşlara ne kadar çılgın olduğumuzu anlatarak taksiyi beklemeye başladık. Dönüş yolu oldukça sakin geçti ve geceyi kaldığımız hostelin terasında pinekleyerek geçirdik.

Tam da sakin sakin sohbet ederken oldukça çılgın bir şekilde Chefchaouen borozan sesleri ile inlemeye başladı. Şavaş mı çıktı, şehre ayı mı indi, deprem mi oluyor diye düşünürken bunun ramazan ayı boyunca devam eden bir gelenek olduğunu paylaşıyor hostelden bazı kişiler. Neden olduğunu hala anlamadım fakat iftar için değildi ve sahura da çok vardı. Aklıma bir tek teravih için çalıyor olabilecekleri geldi fakat o kadar anlamsızdı ki anlatamam. Aklıma geldikçe bu ritimsiz borazanın neden olduğunu hala düşünüyorum.

Chefchaouen, internetin ünlü mavi şehri de artık gezilen görülen yerler arasında yerini almıştı. Gece bu huzur ve keyifle sabahın ilk ışıklarındaki otobüse yetişebilmek için güzel bir uyku çektim. Fas günleri sona eriyordu yavaş yavaş ve kalan 2 günümü tekrar Kazablanka’da geçirmek istemedim çünkü oldukça güzel bir şekilde gezmiştim Kazablanka’yı. Son gün uçağı riske atmamak için Kazablankaya gittim ama öncesinde Fas’ın başkenti Rabat’a da bir göz attım ve iyi ki de yapmışım. Grafitilerle beni kazanan Rabat hakkında çok uzun olmasa da bir şeyler yazmak istiyorum.

Rabat’ta görüşmek üzere…


Tek tek detaylı tarihi bilgi vermek yerine kendi gezilerimi anlattığım için sorularınız olursa lütfen aşağıda yorum alanından yazarak benimle paylaşmayı ihmal etmeyin. Ayrıca “İletişim” sayfasından bana ulaşabilirsiniz ve tabi ki Daha Ötesi Facebook sayfasını takip ederek sorularınızı iletebilirsiniz. Eğer fotoğraflarımı beğeniyorsanız daha fazlası için Instagram‘dan da takibe almayı unutmayın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir