İran’da ilk durağım Tebriz ve ilk Couchsurfing deneyimlerim

Yola çıkmak için bahane bulmak çok zor bir şey değil. Yeter ki yola çıkmayı hayal et. Daha ötesine gidebileceğin yerler olduğunu bilmek bile bir bahane oluyor böyle zamanlarda. Benim bahanem ise biraz daha geçerliydi. Tayland-Kamboçya arasında 1 aylık inanılmaz bir gezi yapmış ve neredeyse 3 aydır evde oturuyordum. Daha fazla oturmak istemediğime karar verdim ve gerçekten görmek istediğim yerleri tekrar araştırmaya başladım.

Giderek artan yaz sıcakları, Batman’da kalmayı giderek zorlaştırıyordu. Sonunda daha sıcak bir yere gitmek mantıklı gelmese de yanıbaşımızda duran, medeniyetin doğduğu yer olan İran’da karar kıldım. Tabi ki ilk yaptığım şey, severek takip ettiğim gezginlerin yazılarını okumaya başladım. Ne yapılır, ne edilir, nasıl gezilir, neler yenir diye araştırırken her şey giderek ilginçleşmeye başladı. “Ön yargıların yıkıldığı ülke İran“, “Zıtlıklar başkenti Tahran” gibi yazıları okudukça merakım ve gitme isteğim arttı.

Benim kötü huylarımdan biri, gezmeye gideceğim yerlere gitmeden önce, “gitmiş kadar” bilgi sahibi olmaya çalışmak. İran hakkında da her giden o kadar güzel, detaylı ve ilginç şeyler paylaşmış ki okumadan duramadım. Gitmeden önce gideceğim yerleri ve tarihini neredeyse biliyordum artık ama bunları gerçek hayatta deneyimlemek çok daha farklı olacaktı.

Gezgin çantam ve İran için hazırladığım ekipman.

Normalde valizle seyahat eden biriydim fakat artık daha sık gezmek istediğim için meşhur gezgin çantalarından birini aldım ve İran’a onunla gitmeye karar verdim. Backpacker‘lar hep havalı gelmişti bana, ben de onlardan biri olmaya bir adım daha yaklaşmanın mutluluğunu yaşamaya başladım.

İran’a kara yoluyla gidip, yaklaşık 20 günü İran topraklarında geçirip sonrasında Ermenistan, Azerbaycan gibi yerleri gezip dönmeyi planlıyordum (uçakla İstanbul’a döndü) ama olmadı.

Van’dan her sabah Tebriz’e kalkan minibüsler olduğunu okumuştum ve telefonla arayıp saatlerini öğrendikten sonra artık gidiş zamanını belirlemekten başka bir engel kalmamıştı.

“Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.” Woody Allen

Temmuz ayının ortalarında gitmeyi planlarken 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi tüm planlarımı değiştirdi. İran kara sınırının bir süre kapatıldığına dair haberler görmem ve ülkenin içinde bulunduğu durum bir şekilde yola çıkmamı engelledi. Anlayacağınız oturdum oturduğum yerde.

Araya yaklaşık 1.5 ay girdi ve ben bu sırada Mardin, Iğdır, Kars, Ağrı-Doğubeyazıt ve Rize’yi gezme başladım. Madem yurt dışına çıkamıyorum, Türkiye’de görmediğim yerlerden bazılarını aradan çıkartabilirdim. (: Yıllardır yanıbaşımda bulunan Mardin’i bu kadar geç keşfetmiş olduğum için kendime kızdım ama en azından daha fazla geciktirmeden keşfettim. Ayrı bir yazı ile anlatmayı hedefliyorum.

Tekrar İran’a gidiş hazırlıklarım başladı ve Van’a doğru yola koyuldum. Gece bindiğim otobüste uyumaya çalışırken (yolda asla uyuyamam) sabaha karşı Van Gölü’nü geçerken gördüğüm gün doğumu ile büyülendim. Bir gün Van Gölü’ne gidip kamp yapacağıma dair kendime söz verdim ve şehir merkezine ulaştım. Bir çok farklı firmanın gittiğini görünce çok da irdelemeden birinden biletimi aldım.

Binbir zorluk ve anlamsız trafik sıkışıklığıyla yola çıkmayı başardık. Minibüs tamamen İranlılarla doluydu ve çoğu Türkiye’ye tatile gelmişti. Sınıra doğru giderken aklımda “Türkiye sınırını sorunsuz geçersek eğer muhtemelen daha güvende olacağız” dediğim arkadaşlarım geliyordu. İran’a gideceğim zaman herkesin sorduğu ilk soru güvenlik oluyordu çünkü. “İran mı? Kafayı mı yedin? Ne yapacaksın orada?” gibi sorulara genelde “Türkiye sınırını geçene kadar…” diyordum çünkü son 1 yıl içerisinde sınırlarımız içerisinde meydana gelen olayların sayısını artık saymayı bırakmıştım.

Bir yanda güvenlik düşünceleri diğer yanda İran’ın muhteşem mimarisi ve tarihi sayesinde ne kadar çok güzel fotoğraf çekebileceğimi düşünürken sınıra ulaşmıştık. Herkes gibi sıraya girdim ve pasaport kontrolüne geçtim. Çıkış pulunu alıp görevliyi geçerek ülkeden çıkışımı yapmış oldum. İran pasaport kontrolüne doğru ilerlerken etrafta sınır polisleriyle adeta dalga geçer gibi “sınırı ihlal etmecilik” oynayan çocuklardan dolayı bir şok yaşadığımı söylemem lazım. Bildiğin polislerle dalga geçer gibi eğleniyorlardı muhtemelen yakın köylerden gelen çocuklar.

Sınır noktasının beni çok şaşırttığını söylemem lazım. İnanılmaz bakımsız ve güvenliksiz bir algı yarattı bende. Pasaport kontrolü yapılırken sıra bana geldi ve pasaportumu alan görevli bir kaç defa yüzüme bakarak pasaport kontrol noktasını kapattı ve pasaportumu alarak onu takip etmem gerektiğini söyledi. Kontrol noktasından çıkıp başka bir alana geçtik, başka görevlilerle konuşup pasaportumu onlara verdi ve sinir bozucu bekleyiş böylece başlamış oldu.

Propaganda filminde gibi hissettim bir anda. Beraber geldiğim minibüs ve diğer yolcular telin bir tarafında beni beklerken ben de öteki tarafta umutsuzca bekliyordum. 45 dakikalık bir bekleme sonucu daha fazla dayanamadım biraz ısrarla Türkçe bilen bir görevliyle ulaşıp konuşmaya başladım. Görevli beni odasında sorgulamaya başlayınca olayın rengi belli oldu. Görevli sık sık Amerika vizemin olduğu sayfaya bakıp durdu ve çok ilginç bir şekilde beni “sen daha önce İran’a gelmişsin fakat damga yok, kaçak giriş çıkış yapmışsın” gibi saçma bir şekilde suçlamaya başladı. Ajan olmadığımdan emin olduğum için de istifimi bozmadan böyle bir şeyin olmadığını, eğer olmuşsa bile pasaportuma bakarak bunu nasıl anladığını sordum. En son hangi tarihlerde İran’a “sözde” kaçak girdiğimi sordum ve Amerika’da olduğum bir tarih aralığını söyledi. O dönemlerde Amerika’da olduğumu giriş/çıkış damgalarını bulup açıklayınca “İran, sizin komşunuz, niye daha önce buraya gelmedin ki?” isyanıyla karşılaştım. Evet, sınır görevlisi bana kırılmış ve küsmüştü. İlk önce oraya gitmem gerekiyordu. 🙂

Yaklaşık 1 saatlik uğraş sonucunda İran’a giriş yapmayı başardım ve beni bekleyen minibüse koştum. O anda öğrendim ki yolcuların hepsi İran vatandaşı ama Azeri Türkü. Hepsi Türkçe’yi az çok anlıyor ve konuşuyordu. Durumu anlattım ve hepsi “Amerika vizen olduğu için senin ajan olup olmadığını arkada araştırmışlar, bu sırada da oyalamışlar seni” dediler ve durum netleşmiş oldu. Sonrasında sohbet koyulaştı. Bu sırada Batmanlı olduğumu öğrenen Azeriler “2 Batman kaç kilo” diye sorarak gülmeye başladılar. Sonradan öğrendim ki azerice 2 Batman=15 kilo anlamına geliyormuş. Yolda olmanın güzelliği bu işte; nerede, ne zaman, nasıl bir şey öğreneceğinizi kestiremiyorsunuz.

Sınırdan sonra yolların kötü olması, aracın pek iyi olmaması ve firmanın bazı mini çakallıkları dolayısıyla akşam olmadan varmam gereken Tebriz’e gece 22:00 civarı ulaştım. Yolda tanıştığım İranlı kardeşlerle muhabbet ilerleyince gece gece işimi kolaylaştırmak için adres, yol, yordam öğrenmeye çalıştım.

Artık İran’ın o meşhur “yardım sever” insanlarıyla tanışmıştım. Kardeşlerden biri eşyaları alıp eve giderken diğeri benimle gelip, yanımda sadece dolar olduğu ve gece bozdurursam zarar edeceğim için para bozdurmamamı söyledi ve bana şehir içinde otobüslerde 2-3 defa kullanabileceğim bir kart aldı, yemek ısmarladı ve evine davet etti. Zaten yaptıkları karşısında mahçup olduğum için evine gitmeyi kabul etmedim ve misafirhane (hostel) aramaya başladım. Bana tarif ettiği yere doğru giderken yolda birilerine yine de sormayı ihmal etmedim ve her sorduğum gayet iyi Türkçe konuşuyordu. İran’a gidenlerin “Tahran’a gidene kadar Türkçe her işini halledersin” cümlesi aklıma geldi ve artık direkt Türkçe sorular sormaya başladım. 🙂

Sokaklar, muhtemelen saat 23:00 olduğu için oldukça boştu. Misafirhane sorduğum iki genç, kendilerinin de bir misafirhanede kaldığını söyledi ve onların kaldığı yere gelebileceğimi söylediler. Onlarla beraber gidip fiyatta anlaşıp yatağa attım kendimi. Çok yorgun olmama rağmen bu iki genç arabayla şehir turu yapabiliriz diye kapıyı çalınca bu fırsat kaçmaz diyerek atladım arabaya. Gece gece uzun bir Tebriz turu yaptık ve Tebriz’in en popüler parkı olan El Gölü (eski adı Şah Gölü) parkında baya bir zaman geçirdik. Sokakların neden boş olduğunu anladım çünkü bütün Tebriz, şehrin dışında devasa bir alana kurulan bu parkta çılgınlar gibi eğleniyordu. Çay, nargile, yeme-içme alanları, luna park, canlı müzik, ışık şovları, kendi aralarında şiir/şarkı okuyanlar ve daha bir sürü şey. Tabiri caizse ilk büyük şokumu orada yaşadım çünkü hiç bu kadar canlı, hareketli bir park beklemiyordum.

Çantayı misafirhanede bıraktığım için ve telefonun şarjı bittiği için tek bir fotoğraf bile çekemedim ama gerçekten inanılmaz bir gece oldu. Nargile (İranlılar galyan diyor) mekanları yeni yasaklar dolayısıyla kapatılmaya başlandığı için az sayıda olan mekanlarda oturacak yer bulamadık, bu nedenle dönüş yoluna koyulduk. Misafirhaneye dönünce yatağa nasıl uzandığımı bile hatırlamıyorum. Sabah erkenden kalkıp kaldığım misafirhaneyi değiştirmek için yeni bir yer baktım ve biraz daha iyi bir yere yerleştim çünkü mecburiyetten ilk gece kaldığım yer baya kötü bir yerdi. (:

İran’da ilk kahvaltı.

Kalacak yer ararken yukarıdaki çayhaneyi buldum.  Misafirhane ararken benim fotoğrafı çektiğim yerde bir çift (kızlı erkekli) turist oturuyordu ve iyi bir tercih olacağını düşünerek kalacak yeri bulunca önce buraya gelip bir şeyler yemeye başladım. Tebriz’de Türkçe bilmeyen tek adama denk gelmiş olmam gerekiyor ki menemen siparişini verene kadar bin takla attım. Başka bir masadaki menemen tabağını gösteriyordum ve adam “omlet” diyordu. Bir süre bu karmaşayı yaşayınca artık pes edip bal-kaymak ve çay ile beraber beklemeye başladım. Sürpriz yaptı ve menemen tabağını önüme koydu. (Teşekkürler ihtiyar!) Sonradan öğreniyorum ki İran’da “omlet” demek bizde “menemen” demek anlamına geliyormuş.

İkinci tabak! Ne kadar lezzetli olduğunu tahmin bile edemezsiniz. 🙂

Arkadaki amcalar dev gibi çanta ve boynumda fotoğraf makinasıyla içeri girdiğim andan itibaren bana bakıyorlardı. İlk defa kendimi “yabancı” gibi hissetmeme neden olan şey bu oldu. Kahvaltıya dönecek olursak, ilginç görünümlü ama bir o kadar da lezzetli ekmekler ve 3-4 çay için toplam 7 TL falan ödedim. Kahvaltı mekanından misafirhaneye geçip eşyalarımı bırakıp makinayı alıp gezmeye başladım.

İran’da kadınlar da yoğun bir şekilde cumaya gidiyor.

İlk olarak kaldığım yeni yerin yakınında bulunan “Arg-e Tebriz – Tebriz Kalesi” ve yanındaki büyük camiyi gezmek istediysem de günlerden cuma olduğunu öğrenmemle yıkıldım. Cuma günü İran’da resmi tatil ve hemen her yer kapalı oluyor ve kimse çalışmıyordu. Bir de üzerine gitmek istediğim yerler kapalı olursa çok üzülecektim ama neyse ki turistik yerler açıktı. Fotoğraf makinasıyla cami bahçesinde bulunan Arg-e Tebriz’e giremediğim için onu sonraya bırakıp dünyanın en büyük kapalı çarşısına doğru yola koyuldum. Tebriz büyük bir şehir olsa da tarihi ve turistik mekanlar bir arada olduğu için gezmesi oldukça rahat oldu.

İran’da cuma günü resmi tatil ve neredeyse her yer kapalı.

Kapalı çarşının bir bölümü tamamen kapalıydı. Normalde iğne atsan yere düşmeyecek bir yeri böyle kapalı görmek ayrı bir keyif olsa da kalabalık halini görmek isterdim. Böylece İran’a gelirken cuma günleri için ayrı bir plan yapmam gerektiğini kavradım.

Kapalı çarşı, tasarım olarak İstanbul’un kapalı çarşısını andırıyor olsa da gerçekten çok daha büyük olduğu ve iyi korunduğu için gezerken daha fazla keyif aldığım bir yer oldu. Cuma günü olduğu için telefon hattı alamadım ve dolayısıyla internetim yoktu. İkinci misafirhanedeki kadın görevliye nerelere gidebileceğimi sorup not aldığım için sora sora gezmeye başladım. Kapalı çarşı çevresindeki cami ve yapıları biraz gezdikten sonra merakla dünyanın ilk şairler anıtına (Megberet-ol Şoara) doğru yürümeye başladım.

Tadilata alınmış şairler mezarlığı – Tebriz

Uzun bir yürüyüş, şehir hayatının detaylarını görmenin en güzel yoludur. Bıkmadan, üşenmeden yürümenizi tavsiye ederim. Sadece turistik yerleri görmek hiç bir zaman yeterli olmaz. Yürüyün, gidin bakkaldan, pastaneden bir şeyler alın. Sanki gittiğiniz şehirde yaşayan biriymiş gibi davranın.

Yürüyüş sonunda şairler mezarlığının da için de olduğu parkı görünce yine şaşırdım. Tebriz, kent olarak aşırı büyük olmadığı halde çok fazla şehir parkı var ve çok güzel ağaçlandırılmış yerler. Tadilatta olan şairler mezarlığına giriş için giriş bileti aldım ve bir hayal kırıklığını da içerde yaşadım. Tadilat sürecinden mi bilinmez ama içerde pek bir şey kalmamıştı. Bir kaç fotoğraf, fonda okunan şiir dışında pek bir eser, bilgi yoktu. Umarım içeriğini geliştirirler. Dünyaya şairleriyle de nam salmış bir ülke olmak bunu gerektirir.

Anıtı gezip biraz dinlendikten sonra İranlıların Masjed-e Kabūd, Azerbaycanlıların Göy məscid, turistlerin Blue Mosque’u olan 1465 yılında tamamlanmış camiyi ziyaret etmek için yola koyuldum.

Tebriz’in meşhur eseri Masjed-e Kabūd.

Yorgunluk ve zamanı verimli kullanma isteğiyle bu camiye doğru taksiyle gitmek istedim. Çoğu zaman gittiğim yerlerde bulunan bütün taşıma araçlarını kullanmaya çalışıyorum. Otobüsü ilk gece kullandığım için bu defa taksiyi kullanmak istedim. Bir taksi buldum fakat içinde kimse olmayınca aracın yanındaki pastaneyi kapatmaya çalışan adama sordum. Pastane sahibi taksici için “muhtemelen uyuyordur” deyince başka bir taksi aramaya gidecektim ki adam nereye gitmek istediğimi sordu ve Masjed-e Kabūd dememle “tamam, ben seni götüreyim atla arabaya” dedi ve ben de atladım. 15 dakika süren yolculukta İbrahim Tatlıses dinleyip biraz onun hakkında sohbet ettik. İlk gece yaşadıklarımdan sonra artık bu yardımseverliklerine şaşırmıyordum fakat yine de para önerdiğim halde almamaları her defasında beni mutlu ediyordu. Gerçekten çok nazik ve yardımsever insanlar.

Camiye yetişince büyülendim. Çevresindeki kemerli yapıları, dış cephesi ve iç tasarımı gerçekten büyüleyiciydi. Bir rehber eşliğinde gelen Çinli turistlerin peşine takılıp biraz ücretsiz rehberlik hizmeti de almayı ihmal etmedim. (: 600 yıl önce bu kadar büyük bir yapıyı bu kadar ince işçilikle yapmaları insanın hayata bakışını sorgulatıyor. Nedenini anlamak için kafanızı kaldırıp çevrenize bakmanız yeterli.

Arg-e Tebriz (Tebriz Kalesi) – İran

Saatler ilerledi ve yorgunluk baş göstermeye başladı. Misafirhaneye dönüp biraz dinlenmek ve Couchsurfing’den tanıştığım kişilerle buluşmak için dönüş yoluna koyuldum. Misafirhaneye geçmeden önce Arg-e Tebriz’e tekrar uğrayıp kalenin dev kalıntısını biraz inceledim. Sonradan öğrendim ki şah devriminden sonra burayı yıkmaya çalışmışlar ama ilk denemede patlayıcılar pek işe yaramayınca vazgeçmişler. Sağlamlığını siz hayal edin.

Misafirhaneye dönüp internetten buluşacağım kişilerle yazışmaya ve dinlenmeye başladım. Bir süre dinlenip, çektiğim fotoğraflardan birini Instagram hesabımda da paylaşıp verdikleri adrese doğru taksiyle yola çıktım. Buluşma yerine gidip beklemeye başladım ve bir süre kimse gelmeyince yakında bulunan bir telefoncuya girdim ve durumu anlattım. Buluşacağım kişinin numarasını aldığım için telefoncuyla paylaştım ve arayıp yerini öğrendik. Tebriz’in diğer ucunda benzer isimde bir cadde daha olduğu için aslında çok yanlış yerde bekliyormuşum. Sorun çözülünce, telefoncu (Türkçe konuşan bir Azerbaycanlı gardaşım daha (: ) taksi parasını da ödeyerek beni gitmem gereken yere gönderdi. Bakın, sadece 10 dakika önce tanıştığım ve zaten bana çok yardımcı olmuş birisi sırf iyi bir insan olduğu için hiç bir çıkarı olmadan taksi paramı ödüyor. Bize ne kadar uzak değil mi?

Daha sonra Tahran’da da karşılaşacağımız polonyadan gelen gezginler ve İranlı dostlarımız.

Taksiden inip görüşeceğim kişileri beklerken bir dönerciyle karşılaştım ve beklerken onunla sohbet ettik. 5 yıl önce İran’a yerleşmiş, Tebriz’de yaşıyor ve gayet mutluydu. Bu sırada Couchsurfing’den tanıştığım kişi restoranın önüne geldi ve uzun uğraşlardan sonra buluşmayı başarmış olduk. Dönerci abinin ısrarıyla orada oturup yemek yedik ve sohbete başladık. Benden önce Polonya’dan gelecek olan 3 turistle anlaştığı için evinde kalamadığım arkadaşım Farid ve beraberinde gelen arkadaşı Amin ile uzun uzun sohbet ettik. İngilizce yazıştığımız halde çok iyi Türkçe bildiklerini görünce sohbete Türkçe devam ettik.

Amin kısa süre önce Türkiye’de yaptığı ve bir kaç ay süren otostop yolculuğunu anlattı, Farid ile diğer gezileri ve İran’ın gizli, saklı bölgelerinde yaptıkları kampları konuştuk. Bu güzel sohbet, bir arkadaşlarının doğum günü partisine beni davet etmeleri ile taçlandı ve gecenin kalanı hep duyduğumuz ama hiç görmediğimiz efsane bir İran ev partisi ile devam etti. Bunun detaylarını ayrı bir yazıda paylaşmak istiyorum fakat şunu söyleyebilirim ki harika insanlarla tanıştığım bu partide 9 farklı ülkeden gezgin vardı ve gerçekten harikaydı.

Tebriz’in renkli tepeleri.

Gecenin sonunda taksiyle misafirhaneye dönüp yorgunluğu bir duşla atıp bebekler gibi uyudum. Tebriz’de son güne uyanınca otelden bir araç ayarlamalarını istedim ve şans eseri internette gördüğüm Tebriz’in gökkuşağı tepelerini görmeye doğru yola koyuldum. Çok uzun bir yol gittiğimiz halde aslında özel araç yerine bir grup halinde gidip kamp yapılması gerektiğine kanaat getirdim. Yol kenarlarından güzel görünse de asıl harika tepeler, araçtan inip içeri doğru yürürken keşfedilmeli. Yine de çok güzel bir deneyimdi. Doğada o kadar çok sanat eseri var ki, bunları bir an görmek bile şükür sebebi. Daha ötesini görmek için ise yola çıkmak gerektiğini hatırlatmakta fayda var.

Tepeleri gezdikten sonra Tebriz’e geri döndüm ve önceki gece tanıştığımız Polonyalı turistler, Farid ve Amin ile tekrar buluştuk. Beraber şehir turu attıktan sonra güzel bir restoranda İran yemeği yedik. İran ile ilgili tek hayal kırıklığımın her gün kebap yiyeceğim olacağını hiç düşünmezdim. Böyle büyük bir medeniyetin yemek çeşitliliğinin daha fazla olmasını beklerdim.

Safranlı İran pilavı ve kebap.

Safran, her yerde safran var? Kimin bu safran? Tavuklar, etler, pilavlar… aklınıza gelebilecek her yemekte safran var. Tadı oldukça güzel bu nedenle sorun değil. İran usulü pirinç gerçekten çok lezzetli oluyormuş. Yağsız İran pilavının üzerine tereyağı koyuyorlar ve her şey limon sıkılarak yeniyor. İran ayranını da övüyorlardı okuduğum yazılarda. İçinde nane olduğunu söylüyorlardı ama bu başka bir şey, fesleğen olduğunu düşünüyorum. Ayrıca sodalı olması ile ünlüdür. Ben beğendim ama içimi kolay değil, herkes beğenmeyebilir.

Yemeğimizi, yedikten sonra biraz daha gezip artık Ardabil’e doğru yola koyulmam gerektiği için otobüs firması aramaya başladım. 5-6 saat sürecek yolculuk için otogara doğru taksiye bindim. Paylaşımlı bir taksi ile sadece 1 TL ödeyerek (Amin ısrarla benim yerime ödedi ve yine taksi parası veremedim) beni uğurladı. Bir gün tekrar onlarla yolumun kesişeceğini bildiğim için “görüşürüz” diyerek ayrıldım.

Polonyalı turistler ile rotamız aynıydı ama onlar 1 gün daha Tebriz’de kalmaya karar verdiği için beraber devam etmedik. Onlardan önce her yere gidip onlara rehberlik ettim. 15-16 gün boyunca sık sık yazıştık ve ilerleyen günlerde Tahran’da tekrar buluşacaktık. (:

Tebriz Otogarı – İran

Otogara ulaşınca adeta bir havaalanına gelmiş gibi hissettim. Gerçekten çok büyük, düzenli ve şık bir otogar yapmışlar. Tebriz’de tanıştığım insanlar, gördüklerim, öğrendiklerim ile geçen dolu dolu 2 gün ile İran defteri harika bir şekilde açılmıştı benim için. Gelmeden önce “güvenlik” konusunda “acaba?” diye bir soru işareti vardı belki ama ilk andan itibaren “güvenlik” konusunu bir daha hatırlamamak üzere unuttum. İran, ilk günden itibaren bana gerçekten medeniyetin doğduğu yer olduğunu, canayakın ve yardımsever insanlarıyla göstermiş oldu. Geri kalan 18 günde de pekiştirmeye devam etti. Bir sonraki durak Erdebil ve Reşt şehirleri.

4 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir