Yeşilin elli tonu eşliğinde Ayder Yaylası, Rize

2016 yılının yaz ayları Türkiye için her ne kadar unutulmayacak kadar kötü geçtiyse de benim için Türkiye içinde bir çok görmediğim yeri görmek anlamına da geliyor. Mardin’in tarihi eski şehir merkezi, Kars’ın Ani Harabeleri, Iğdır ve Doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayı gezilerime ek olarak bir de çılgınlık yaptım ve 15 Temmuz olayından sadece 3 gün sonra Rize‘ye doğru yola koyuldum.

Şikago’da 1 ay aynı evde yaşadığım, yaklaşık 8 yıllık arkadaşım İlyas Teker Amerika’dan uzun bir süre sonra dönmüştü. Hem onu görmek hem de hiç görmediğim Rize’yi görmek için iyi bir bahane oldu. Tabi bunu planladığımız zamanlarda bir darbe göreceğimiz aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Ama boşuna demiyorlar: “Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.”

Hiç sevmesem de sabahın erken saatlerinde Çayeli’nde olacak şekilde otobüs biletimi aldım ve yola koyulduğumuz gibi ilk golü yedim. Batman’dan çıkmadan yoğun bir aramaya takıldık ve polisler tek tek herkesi sorguları, tüm çantalar tek tek arandı. Fotoğraf makinem ve ekipmanlar ile ilgili bir çok soru sorsalar da öğretim görevlisi olduğunu anladığımız bir adamı otobüsten indirdikten sonra geçmemize izin verdiler. Rize’ye ulaşana kadar 3 defa daha detaylı kontrole alındık. Öyle bir dönemde normaldi tabi.

Sabah’ın ilk ışıklarında Çayeli’ne ulaştım fakat henüz ulaşmadan kurak topraklardan yemyeşil bir dünyaya geçmenin şokunu yaşamaya başlamıştım. Otobüsün camından dışarı doğru, sonu görülmeyen ormanlara bakakalmıştım ve anlamsızca gülümsüyordum. Evet, yeşilin sadece görüntüsü bile bir mutluluk sebebi…

İlyas ve abisi beni aldılar ve evlerine doğru yola koyulduk.

Kaldığım evin penceresinden ufacık bir kesit!

Daha önce hem iş hem ufak ziyaret amaçlı Karadeniz’in bir kaç şehrinde bulunmuştum ve çoğu zaman pek mutlu olamamıştım. Ama Rize, yemyeşil doğası, tertemiz havasıyla beni öyle bir karşıladı ki mutlu olmamak elde değildi. Üstelik sadece Rize değil, İlyas’ın ailesi de ilk dakikadan itibaren bana öyle yakın davrandılar ki kaldığım yaklaşık 1 haftalık süre boyunca kendimi Çayeli’nde doğmuş büyümüş biri olarak hissetmemi sağladılar. Her birine ne kadar teşekkür etsem az! Harika insanlarsınız. (:

Hayatımın büyük bir bölümü çölden hallice olan Batman’da geçtiği için doğa benim için çok anlamlıydı. Eve ulaşınca herhangi bir odanın, herhangi bir penceresinden veya balkonundan baktığımda gördüklerim hayatım boyunca gördüğüm ağaç sayısından fazlaydı diyebilirim. Bunu onlara anlatmak biraz güç oldu çünkü yeşilin olmadığı bir yerde insan nasıl yaşayabilirdi ki? Sahi, biz nasıl yaşıyoruz?

Sıcak bir karşılama, tanışma, iyi bir kahvaltı sonrası 10 saatlik otobüs yolculuğunu hiçe sayarak hemen keşfetmeye başladık. İlk durağımız en yakınımızda bulunan Ağaran Şelalesi‘ydi.

Ağaran Şelalesi – Çayeli – Rize

İlk defa çay tarlaları gören biri olarak o kadar çok şaşkındım ki Ağaran’a doğru giderken, benim için ulaşılması bile imkansız noktalara yapılmış birbirinden ilginç evleri gördükçe “Karadenizli Müteahhit” tanımının nereden geldiğini anladım. Anlamadığım şey ise neden birbirinden o kadar ayrı noktalara ve neden bu kadar zor noktalara bu evleri yaptıklarıydı. Tabi ki önemli sorulardan biri de “nasıl” yaptıklarıydı. Bu soruların cevabını hala merak ediyorum. Bilenler lütfen yorum yazarak paylaşmayı ihmal etmesin. (:

Dünyanın en lezzetli şeylerinden biri. Mıhlama!

Ağaran Şelalesi, o ana kadar gördüğüm en büyük ve en güzel şelaleydi. Yağmur dolayısıyla yakınlarında pek fazla vakit geçiremesek de yakınındaki harika restorandan uzun uzun izledik. Ama Ağaran’a dair en güzel hatıra tartışmasız “mıhlama” oldu. Karadeniz’in en meşhur lezzeti olan mıhlamayı (muhlama, kumak veya siz ne diyorsanız) daha önce yemişimdir muhtemelen ama orada yediğim mıhlamayı hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Bu kadar lezzetli az şey vardır. Peynirin uzaması, tereyağının kokusu… Anlayamazsınız… (:

İlk gün için çok güzel başlamıştı her şey benim için. Hatta fazla iyiydi. Şans eseri benim Rize’ye ulaşmamla beraber başlayan yağmurun 1 hafta boyunca hiç durmayacağını nereden bilebilirdim ki? İlyas’ın abisi Salih abi Rize hava durumunu şöyle anlatmıştı “burada yağmur haftada bir yağar o da 7 gün sürer” bu cümlenin anlamını eve dönene kadar durmayan yağmur sayesinde iyice kavradım artık.

Bu güzelliğin değerini bilmek lazım.

Her uyandığımız günün yağmurlu olacağını artık kesin olarak biliyorduk. Hava durumu bizden yana değildi ama kimse bizi yolumuzdan alı koyamadı. Gezmemiz gereken her noktayı en azından görecektik. İlk durağımız tabi ki Ayder Yaylası oldu.

Ayder Yaylası Rize

Ayder Yaylası’nın bozulan yüzü. İleri gittikçe yapılar çirkinleşiyor.

Yıllardır herkesin öve öve bitiremediği ve fakat artık imara açılan Ayder Yaylası zaten bitmiş durumda diyebilirim. Böylesine güzel bir coğrafya üzerine hiç de uyumlu olmayan beton yapılar o kadar çoğalmış ki eski halini bilmediğim halde ne kadar bozulduğunu tahmin edebiliyordum. Buna rağmen hala muhteşem bir güzellik sunuyordu Ayder Yaylası. İlk defa çadır kurup kamp yapma isteği Ayder Yaylası’nda girdi aklıma. Hazırlıklı olmadığım için tabi ki öyle bir şey olmadı fakat bir gün Karadeniz’in bir çok güzel yerinde kamp kuracağıma inanıyorum.

Ayder Yaylası bir süre daha güzelliğini koruyacaktır. Çok geç olmadan görmelisiniz.

Yanımızda işinin uzmanları olduğu için tabi ki piknik alanı olarak Ayder Yaylası’nı seçmedik. Daha ilerde, asfalt olmayan yolları geçtikten sonra ulaşabildiğiniz Galler Düzü‘ne doğru devam ettik. Her yerden şelaleler akıyordu. Daha önce hiç böylesini görmemiştim. Gelin Tülü Şelalesi en güzellerinden biriydi.

Gelin Tülü Şelalesi – Ayder Yaylası – Rize

Galler Düzü’ne ulaşıp artık piknik hazırlığı yapabilirdik. Gün boyunca durmayan yağmur biz dağlara tırmandıkça seyrekleşmeye başladı ve bize kısa bir mangal keyfi yapma fırsatı verdi. Mangaldan kareler paylaşmak istemiyorum ama şunu söyleyebilirim ki hayatımda yediğim en lezzetli etlerden birini Galler Düzün’de yedim. Sanırım Karadeniz’in havası ve suyu etlere farklı bir lezzet veriyor ve tabi ki İlyas’ın ablalarının gizli terbiye sosu lezzetin en büyük sırrıydı.

Galler Düzü

El değmemiş Galler Düzü – Çayeli – Rize

Uzun bir keyif sonrası mangalda çayımızı da içerek dönüş yoluna koyulduk. Meşhur Ayder Yaylası’nı görmüş olmanın mutluluğuyla eve doğru giderken bir anda yolumuzu değiştirip Zilkale‘ye gittik. Bu kadar yolu gelmişken dönmeden görmek olmazdı. Deniz seviyesinden 750m yüksekte kurulmuş bu kalenin yapım tarihi tam olarak bilinmiyormuş. Kalenin sadece dış duvarları bulunduğu için görsel olarak çok etkileyici olmasa da hemen yanında bulunan Zil Deresi’ne yüzlerce basamaklık merdivenle iniliyor olması gerçekten çok iyi bir detaydı. Hele ki Zil Deresi’nin manzarası kesinlikle görülmeye değer.

Zilkale’den Zil Deresi – Rize

Zilkale’de biraz vakit geçirdikten sonra eve döndük ve dinlenmeye başladık. Dolu dolu bir gün geçirince sadece fiziksel olarak değil, mental olarak da tatlı bir yorgunluk hissediyorsunuz. Sadece ormanlardan bile etkilenen ben, bu kadar güzel yerleri, şelaleleri mental olarak da sindirmeliydim. Neyse ki sonraki bir kaç gün hiç durmadan yağan yağmur bize pek fazla dışarı çıkma imkanı vermediği için bunu iyice yapabildim. Bu sırada biriken işlerimizi de eritme fırsatı bulmuştuk aslında, o açıdan yağmur pek de kötü değildi. Ama durma belirtisi göremeyince şansımızı bir de Trabzon’da denemek istedik ve çok merak ettiğim Sümela Manastırı‘na doğru yola koyulduk.

Sümela Manastırı’nı görebiliyor musunuz? Biz de göremedik. 🙁

Aynı burukluğu tekrar yaşıyorum şu anda fakat bazen şanssızlık sizi yakaladı mı bırakmak bilmiyor. Yağmuru kabullenmişken 2 saatten fazla yol geldikten sonra park girişinde Sümela Manastırı’nın 2 yıllık uzun bir tadilata girdiğini öğrenerek yıkıldık. Hem göremeyecek olmak hem de bu kadar uzun bir bakım sonrası karşımıza nasıl bir manastır çıkacağını bilmemek beni çok üzdü. İçeri girişler yasak olduğu için kapısına kadar gidip şansımızı denememize rağmen göremeden geri indik. Aşağıdan bakalım bari görmüş olayım derken sis dolayısıyla tek bir parçasını bile göremedim Sümela Manastırı’nın! Evet, Karadeniz’de en merak ettiğim yapılardan biri olan Sümela Manastırı’nı göremeden döndük.

Uzun Göl – Trabzon

Dönüş yolunda en azından uzun göle bir göz atmış olmak için yönümüzü Uzun Göl’e çevirdik. Sis, ve yağmur dolayısıyla sadece yemek yiyebildik Uzun Göl’de fakat şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki “o eski halinden eser yok şimdi.” Bu kadar harika bir doğa, nasıl bu kadar hızlı tahrip edilir görmek istiyorsanız Google’da “Uzun Göl” araması yaparak fotoğraflara bakmanız yeterli. Hüzünlü bir şekilde, elimiz boş döndük evimize. Neyse ki çevremiz orman, yeşilimiz var…

Bir İlyas Teker kolay yetişmiyor!

Süper hızlı geçen zaman, Rize gezisinin de sonunun geldiğini gösteriyordu. Trabzon’un denize sıfır havaalanından kalkan uçağımıza doğru giderken çıkan güneş adeta benimle dalga geçer gibi gözlerimizi kamaştırıyordu. Ben gidiyordum ve 1 haftadır yüzünü göstermeyen güneş kendini gösteriyordu. Yağmurdan eser yoktu…

Muhteşem doğası, harika yemekleri (evde yediklerimizi koysam üzülürsünüz, o yüzden sadece gidin ve yiyin diyorum) ve muhteşem bir “gerçek” Karadenizli aileyi tanımış olmanın mutluluğuyla döndüm. Karadenizle tekrar görüşeceğiz ve bu defa çok daha uzun süreli olacağı kesin.


Tek tek detaylı tarihi bilgi vermek yerine kendi gezilerimi anlattığım için sorularınız olursa lütfen aşağıda yorum alanından yazarak benimle paylaşmayı ihmal etmeyin. Ayrıca “İletişim” sayfasından bana ulaşabilirsiniz ve tabi ki Daha Ötesi Facebook sayfasını takip ederek sorularınızı iletebilirsiniz. Eğer fotoğraflarımı beğeniyorsanız daha fazlası için Instagram‘dan da takibe almayı unutmayın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir